| İslâmın, Kur'an-ı Kerim'den sonra ikinci
kaynağı Peygamber (sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimizin Hadîs-i
Şerifleridir.
Peygamber (Sallallâhu aleyhivesellem)
Efendimizin hadîs-i Şerifleri, hicrî ikinci asrın başlarından itibâren toplanıp
yazılarak kitap hâline getirilmiştir.
Bu hadîs kitaplarından bilhassa altısı, İslâm
âlimleri arasında diğerlerini gölgede bırakacak derecede rağbet görmüş ve bu
eserler "Kütûb-i Sitte" adıyla Şöhret bulmuştur.
Bu kitapların birkaçında veya tamamında yahud
bir hadîs kitabının içinde ayrı bablarda mükerrer olarak zikredilen hadîs-i
şerîfler mevcuttur.
Bazı hadis âlimleri,bu mükerrer hadisleri
almadan, Kütûb-i Sitte'yi özetleyerek bir kitapta toplama çalışmaları
yapmışlardır.
Bu cümleden olarak, İbnu Deybe, Kütüb-i Sitte hadislerini Teysîru'l-Vûsûl ilâ
Câmii'l Usul adlı eserinde toplamıştır. Bu eserde, Kütüb-i Sitte'deki hadîs-i
Şeriflerin tamamı mevcuttur ve ihtiva ettiği hüküm ve malumat bakımından
Kütüb-i Sitte'yi kâmilen temsil etmektedir.
Bidayette, Kütüb-i Sitte denilince Buharî ve Müslim in sahihleri ile, Nesâî, Ebû Dâvud ve Tirmizi'nin Sünen'leri ve İmam Mâlik'in Muvattâ'i akla gelmekte idi.
Teysîru'l-Vüsûl da bu altı kitaptan meydana gelmiştir.
Ancak, sonradan gelen âlimler, İbnu Mâce'nin
Sünen inde yer alan ve diğer hadîs kitaplarında bulunmayan (ziyâde) hadîslerin
çokluğunu gözönüne alıp, Kütüb-i Sitte'nin altıncı kitabı olarak, -Muvatta yerine- bunu kabul etmişlerdir.
Bu durumu nazarı dikkate olarak, Kütüb-i
Sitte Muhtasarı adını verdiğimiz bu esere İbnu Mâce'nin Sünen'i de dahil edilmiş,
böylece bu eser, altı değil yedi sahih hadîs kitabındaki bütün hadîs-i
şerifleri ihtiva eden bir kitap hâline getirilmiştir.
Bu eser, hadîs-i şeriflerin metni yanında,
tercüme ve şerhlerini de ihtiva etmektedir.
Ayrıca, kitabın başına hadîs usûlü bölümü
eklenmiş ve yeri geldikçe hadîs rivâyet eden sahâbelerin tercüme-i halleri de
yazılmıştır.
Eserin sonuna da lügatça ile gerekli fihrist
ve indeksler eklenerek, bu değerli eserden faydalanmanın kolaylaştırılması
sağlanmıştır.
Tefsir-, hadîs, fıkıh gibi İslâmî ilimlerin
temel eserlerini, en iyi bir şekilde neşretmek amacında olan AKÇAĞ; Peygamber
(sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin hadîs-i Şeriflerini ihtivâ eden bütün
sahih kitaplarını temin etmenin ekonomik güçlüğünün ve bunlardan zaman
bakımından yararlanmanın zorluğunun idrâkiyle Kütüb-i sitte Muhtasarı'nı
neşretmekle, Türk irfan hayatındaki büyük bir boşluğu doldurduğu ve okuyucuya
hizmet ettiği kanaatindedir.
Gayret bizden, yardım ise ancak Allahü
Teâlâ'dandır.
AÇIKLAMA
Okuyucularımız ellerindeki şu kitabın
mahiyetini, gayesini anlamak için
öncelikle birkaç maddelik açıklamamızı
okumalıdırlar :
1- BU KİTABI NİÇİN HAZIRLADIK?
Yüce Kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'in
"OKU!" emriyle başlamış olması mânidardır. Bu emir, bir müslümanın en
mümtaz vasfının okumak, çok okumak olması gerektiğini belirler.
Evet çok okuyacağız, ama neleri okumalıyız?
Her sahada okunacak şey o kadar çok ki, seçim yapmak bile zor.
Şüphesiz, biz müslümanlar, öncelikle,
dinimizi anlamaya çalışacağız. Yaradanımızı tanıtan, Rabbimize gerçek kulluğu,
hayattaki vazifelerimizi öğreten kitaplara öncelik vereceğiz. Değilse fâni
dünyanın boş meselelerine bizi çekip, yıldız falıydı, artistti, sporcuydu,
modaydı, romandı, hikâyeydi... gibi ne dünyamıza ne de âhiretimize, hiçbir
faydası olmayan meselelerle meşgul eden neşriyata öncelik verip ömrümüzü
onlarla tüketmek bize hüsran ve pişmanlık getirecektir.
Dinî eserleri okumaya karar vermiş olsak
bile, müşkilattan kurtulmuş sayılmayız. Zamanımız Türkiye'sinde gerçekten pek
çok dinî neşriyât var. Kur'ân tercümeleri, tefsirler, hadîs tercümeleri, fıkıh,
fetva ve tasavvuf kitapları tercümeleri vs.. Tercümelere yerli te'lifler de
eklenmektedir. Bunların hepsini alıp okumaya ne maddî imkanlarımız
elverişlidir, ne de ömrümüz yeterlidir.
Yani, mutlaka bazı seçimler ve tercihler
yapmak zorundayız.
Hadîs sahasından misal verelim. Şüphesiz
dinimizi öğrenmede mutlaka baş vurmamız gereken bir sahadır. Hadîs okumadan
müslümanlığımızın kemâle ermesini beklemek oldukça zordur. Ama hadîs sâhası o
kadar geniştir ki, bu sahaya giren te'lifatı gerekli ciddiyetle değme
araştırıcı bile görme fırsatı bulamaz. Bu sebeple tâ ilk asırlardan beri
âlimlerimiz, hadîslerden çeşitli seçmeler yaparak en zarurî, en faydalı
olanları bir araya getirmeye çalışmışlardır. "Kütüb-i Sitte" adı
altında şöhret kazanan altı hadîs kitabı böylece ortaya çıkmıştır. Yani bunlar
seçme hadîsleri ihtiva eder.
Kütüb-i Sitte'deki hadîsler seçilirken
"sıhhat" vasfı düşünülmüştür. Yâni hadîsin sahîh olması ön plana
alınmıştır. Bir hadîste aranan ilk şart onun "sahîhlik" i yâni Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sözü olmasıdır. Kütüb-i Sitte,
"sahîhlik" vasfını taşıması sebebiyle ümmetçe büyük rağbete mazhar
olmuştur. Dinî ve dünyevî hayatımızı tanzimde muhtaç olacağımız her çeşit hadîs
bu altı kitapta mevcuttur.
Hemen belirtelim ki, bu altı kitabın her biri
bir çok ciltten meydana gelen bir külliyattır. Şöyle ki: Buhârî 9, Müslim 4, Nesâî 8, Tirmizî 10, Ebu Dâvud 5, İbnu Mâce 2 cilttir.
Üstelik bunlardan her biri tekrarlarla
doludur. Meselâ Buharî aynı hadîsi, durumuna göre 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve daha fazla bölümde tekrar tekrar
kaydeder. Çünkü bir hadîste, iki, üç, dört, beş... meseleye beraberce temas
edilmiş olabilmektedir. Nitekim Buharî'de 2761 hadîs mevcut iken tekrarlarla sayı
9082'ye ulaşmaktadır.
Hadîslerin tekrarı, sadece bir kitabın içinde
söz konusu değildir. Aynı hadîs Kütüb-i Sitte'nin hepsinde veya birkaçında
tekrar edilebilir. Bazı hadîsler de bu altı kitabın sadece birinde
kaydedilmiştir, diğerlerinde yoktur. Hadîslerin Kütüb-i Sitte içerisindeki
tekrarları hakkında bir bilgi vermek için şu rakamlara bir göz atalım: Bu
te'lifimizin aslı olan "Teysîru'l-Vüsûl"da 10.490 hadîs
bulunmaktadır. Teysîru'l-Vüsûl ise 32632 adedi bulan Kütüb-i Sitte hadîslerinden
tekrarlar atılarak derlenmiştir. Şöyle ki:
1- Buharî: 9082 hadîs, 4- Ebu Dâvud: 5274 hadîs,
2- Müslim: 7275 hadîs, 5- Tirmizî: 3951 hadîs,
3- Nesâî: 5724 hadîs, 6- Muvatta: 1326 hadîs.
Öyle ise, araştırıcı olmayan, sadece dinî
kültürünü artırmak için hadîs kitabı almak ve okumak isteyen bir müslüman için
tekrarları atarak yeni bir eser te'lif etmek mümkündür. Bu ihtiyaç çoktan
duyulmuş ve bu maksatla muhtelif te'lifat yapılmıştır.
Elimizdeki şu eser onlardan biridir.
"Kütüb-i Sitte" denen şu altı kitaptaki müstakil hadîsleri bir araya
getirmektedir: Sahîh-i Buharî, Sahîh-i Müslim, Sünen-i Nesâî,
Sünen-i Tirmizî,
Sünen-i Ebu
Dâvud, Muvatta-ı Mâlik. İleride açıklayacağımız üzere
biz, buna İbnu
Mâce'nin "Sünen" adlı kitabını da ekledik. Kitap, bir
hadîsi, bir yerde kaydettikten sonra bu hadîsin Kütüb-i Sitte'nin hangilerinde
ve nerelerinde geçmektedir belirtir.
Şu hâlde bu kitap, Kütüb-i Sitte'de yer alan
bütün hadîsleri eksiksiz ihtiva etmektedir. Araştırıcı olmayan bir müslüman
bunu temin ettikten sonra, artık Kütüb-i Sitte'ye ihtiyaç duymayacaktır.
Böylece, hem harcamadan tasarruf etmiş olacak, hem de okumada zamandan.
Üstelik, hadîsleri şerhsiz okumanın
mahzurları var. Hadîslerin bir kısmı "mensûh" tur. Yani hükmüyle amel
edilmez, bazıları belli şartlar altında amele elverişlidir, bazıları mezhepten
mezhebe farklı yorumlara mazhar olmuştur. Kısacası hadîslerin anlaşılması,
kendileriyle amel edilme durumlarının bilinmesi ayrı bir konudur. Bu hususta
hükme gitmek herkesin harcı değildir: Fıkha müteallik bir hadîsi değerlendirmek
için birçok ilmi bilmek, müctehid olmak gereklidir. Aksi takdirde, her okuduğu
hadîs ile amel etmek son derece yanlış olur ve dinî sorumluluğu gerektirir.
Sevâb işleyeyim derken günah işlemek, Allah'ın rızasını elde edeyim derken
gazabına sebep olmak söz konusu olabilir.
Biz bu mahzuru gidermek için, fıkhî hadîsler
başta olmak üzere, anlaşılması zor olan, yanlış hükme gidilebilecek olan bütün
hadîsleri açıklamaya ehemmiyet verdik. Hadîs'in açıklamasında dayanağımız İslâm
âlimlerinin eserleri ve yorumları olmuştur.
2) TERCÜMEDE NELERE DİKKAT ETTİK?
Tercümeyi yaparken hem aslına sâdık kalmaya
hem de anlaşılır ve açık olmaya çalışılmıştır. Tercüme yapanların karşılaştığı
zorluklardan biri budur. Açık anlaşılır bir tercüme yapmak ve aynı zamanda da
asla sâdık kalmak. Bu oldukça zordur. Üstelik her bir kelimesi ve hatta edatı,
yerine göre, büyük ehemmiyet taşıyan dinî metinlerde çok daha zordur. Biz,
tercümemizin anlaşılır olması için, ister istemez, bazı hadîslere aslında
olmayan kelime ve ibâreler ekledik. Bu eklentiler mühimse parantez içerisinde
gösterilmek suretiyle dikkat çekilmiştir. Yine belirtelim ki, parantez
içerisinde sunulan açıklayıcı kısımlar, mümkün mertebe aynı hadîsin bir başka
"vech" inde gelmiş olan "ziyâde"den veya âlimlerin hadîsle
ilgili açıklamalarından alınmaya çalışılmıştır.
Hemen belirtelim ki, tercümelerde
karşılaşılan mühim bir zorluk da Türkçemizin durumudur. Dilde özleştirme
yaftası altında, asırlardır, kültürümüze girmiş, ruhumuza işlemiş kelimeleri
atıp yerine uydurmalarını koymak suretiyle, hiçbir millette görülmeyecek
derecede ve ancak ihânet kelimesiyle ifade edilebilecek korkunç tahribâtlar
yapılmıştır. Çoğu kere şu kelime mi, bu kelime mi diye bocaladığımız olmuştur.
Bir hadîsin ifade ettiği mânayı daha açık olsun diye değişik bir kelime ile
ifade etmeye kalkınca mâna zenginliği kayba uğramaktadır. Biz, ölene dek, uzun
yıllar Türk Dil Kurumu'nun yetkili bir makamında kalarak dilimizi tahrîp
faaliyetlerini yönlendiren Ermeni Agob Dilaçar'a izâfeten halkımızın agobça
dediği kelimelerden mümkün mertebe kaçındık. Anlaşılır, yaşayan Türkçe ile
ifade etmeye çalıştık. Ancak ıstılah edilebilecek bazı hususî ve teknik
kelimeleri de olduğu gibi koruduk. Yer yer bunları dipnotlarda açıkladık.
İfadenin bütünü içerisinde bu çeşit kelimelerin anlaşılır hâle gelmesine de
gayret ettik. Tek başına alındığı takdirde tamamen kapalı ve anlaşılmaz kalacak
bir kelimenin cümle içerisinde öyle olmayacağı ümidindeyiz. Yine de en sona
koyacağımız bir lügatçe bu konuda yardımcı olacaktır.
3) KİTAPTA NELERE YER VERİLMİŞTİR?
Bu kitap Teysîru'l-Vüsûl'ün tercümesinden
ibaret değildir. Şu hususlara da yer verilmiştir:
1- MUKADDİME KISMI: Burada hadîsle ilgili
bilinmesi gereken hususlar yeterince açıklanmıştır. Şöyle ki:
a) Hadîs târihi ve belli başlı hadîs
te'lîfatı Kütüb-i Sitte ve müellifleri (hayat, metod ve hususiyetleri),
b) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in
ilmi yayma tedbirleri,
e) Bazı hadîs meseleleri,
d) Usul-i Hadis ilminin mühim bahisleri.
2- ŞERH KISMI: Hadîsleri metin olarak verip
tercümesini kaydettikten sonra ihtiyaç duyulan hadîslere açıklama getirdik.
Açıklamalar esas olarak şerhlerden alınmadır. Bu, kaynaklarda daha geniştir,
biz özetlemeye çalıştık. Araştırıcılar kaynaklara inebilir ve inmelidir de.
Halk için yeterli olan miktarı aktardığımıza inanıyoruz. Fıkha müteallik
meselelerde Hanefi görüş esas
alınmış ise de, şârihlerimizin yaptığı üzere, gerekli yerlerde başta Şâfiî ve diğer mezhep imamlarımızın
görüşleri de belirtilmiştir.
Şu hususu da belirtmek isteriz: Eserde, günümüzde
üzerinde durulan bir kısım fıkhî ve içtimâ meselelere yeri geldikçe ağırlıklı
olarak temas edilecek, yeni gelişen "ehl-i sünnet"e uygun görüşler
aksettirilecektir. Sosyoloji, psikoloji, pedagoji gibi tamamen yeni sayılan
sahalarda tetkik konusu yapılan meselelere geniş ve tatminkâr açıklamalar
getirilecektir. Bu husus, belki de kitabımızın en orijinal ve en mühim
yönlerinden birini teşkil edecektir. Zira Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın, bundan ondört asır önce, insanlığın bütün meselelerine nasıl
dikkat çekmiş bulunduğunu gören mü'min okuyucuya şu yakîni kazandıracaktır:
"Sayısız problemlerle muzdarib insanlığın dertlerine en şafi ilaç
İslâm'dadır; Kur'ân'da ve Sünnet'tedir; sadece İslâm dünyasının değil, insanlık
âleminin gerçek bir kurtuluşu Sünnet'in anlaşılmasına ve bütün müesseseleriyle
ictimâî hayata intikâl etmesine bağlıdır: Sünnet bir örf; terdî bir değer
değil, ilahî bir rehberdir, dünya ve âhiret saadetine götüren Sırat-ı Müstakim.
Cadde-i Kübrâdır."
3- SAHABE HAYATI: Bazen hâdîsin râvisi olarak
bazen de rivâyet edilen hadisenin kahramanı olarak adı geçen sahâbeler hakkında
bilgi verilmiştir. Sahâbelerin tanıtılmasına ayrı bir ehemmiyet atfediyoruz.
Çünkü onlar (radıyallahü anhüm), fiil haline geçmiş sünnet gibidirler. İslâm'ı
hakkıyla anlayan ve yaşayan kimselerdir. Canlı ve yaşanan İslâm'ı anlamak
isteyenler Ashâbı bilmek ve anlamak zorundadırlar.
Hayatları hakkında bilgi verilen sahâbeler,
-hangi cilt ve sahifede bulunabilecekse- son ciltte alfabetik sırayla
gösterilmiştir.
4- İBNU MÂCE'NİN ZİYÂDELERİ: "Kütüb-i Sitte
Muhtasarı Şerhi" adını verdiğimiz bu kitap esas itibâriyle İbnu Deybe'nin "Teysîru'l-Vüsûl" adlı kitabına
dayanır. Bu eser altıncı kitap olarak İbnu Mâce'nin "Sünen"ine değil, İmam Mâlik'in "Muvatta"
adlı kitabına yer verir. Halbuki, günümüzde Kütüb-i Sitte'nin altıncı kitabını İbnu Mâce'nin
"Sünen"i teşkil eder. Bu durumda Kütüb-i Sitte deyince zihinler ister
istemez, -haklı olarak-, İbnu Mâce'nin "Sünen"ini
arayacaktır. İşte bu ihtiyacı da karşılamak maksadıyla İbnu Mâce'nin Kütüb-i Sitte'ye
ziyâde olan yani İbnu Mâce'de olduğu halde diğer kitaplarda yer almayan
hadîsleri en sona ayrı bir bölüm hâlinde koymayı uygun gördük. Bu hadîslerin
kitapta ilgili bahislere dağıtılması da düşünülmedi değil. Ancak, bu durumda
Teysîru'l-Vüsûl'ün orijinalitesi kaybolacaktı. İbnu Mâce'nin ayrı tutulmasından
doğacak mahzuru şöyle giderdik: Mefhum fihristinde her konunun geçtiği yerler
gösterilirken, o konuya temâs eden İbnu Mâce hadîsleri de gösterilmiştir.
İbnu Mâce'de geçen
ziyâde hadîslerin miktarca 1339'u bulduğunu göz önüne alacak olursak bu
ilâvenin eserimize nasıl bir zenginlik kazandıracağı anlaşılır.
5- FİHRİSTLER: Kitabın bu kısmında, öncelikle
"Mefhumlar Fihristi" olmak üzere, kitapta geçen şahıs, kitap ve yer
isimleri, âyet-i kerîmelerle ilgili fihristler yer alacaktır. "Mefhumlar
Fihristi" sayesinde istenen bir konuya giren âyet, hadîs ve açıklamalar
kitabın nerelerinde geçmektedir, topluca görülecektir. Fihristler kısmı son
ciltte yer alacaktır.
Eser, bilhassa bu "Mefhumlar
Fihristi" sayesinde, arayacağımız her meseleyle ilgili bahsi hemen
bulmanızı sağlayacaktır. Eserin, esas itibariyle, dinimizin yer verdiği
meselelerin kâhir ekseriyetine yer veren geniş muhtevası göz önüne alınınca,
kitaba,istediğimiz yüzde doksan meseleyi bulabileceğimiz bir İslâm
ansiklopedisi gözüyle bakabileceğiz.
6- LÜGATÇE: Eserde geçtiği hâlde
anlaşılmasında zorluk çekileceğini tahmin ettiğimiz bir kısım kelime ve
tâbirleri ve değişik ilim dalına giren ıstılahları kısaca açıklayacağız. Bu
kısım da son ciltte yer alacaktır.
Kitap bu hâliyle gerek rivâyet, gerek dirâyet
ve gerekse usûl bahislerinde, araştırıcı dışında her müslümanı, hadîs sahasında
bir başka kitaba ihtiyaç duyurmayacak zengin bir muhteva taşıyacaktır.
Cenâb-ı Hakk şeriat-ı garrasını öğrenmek
sonra da yaşamak isteyenlere yardımcı olsun, bu çalışmamızı mağfiret ve
rızasına vesile kılsın.
Amîn Doç.Dr. İbrahim CANAN
1. SAFHA:TESBİTİÜ'S-SÜNNE DEVRİ
HADÎS
TARİHİNDE BİRİNCİ SAFHA
TESBÎTÜ'S-SÜNNE
Bu safha,
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ile Ashâb-ı Kirâm (radıyallahu anhüm
ecmâin) devrini içine alır, müddet olarak birinci asırla sınırlanır.
Bu safhanın
en bariz, en göze çarpan husûsiyeti sünnet ve hadîsin zabt ve tesbîtidir. Zabt
veya tesbît deyince yazı veya hâfıza yoluyla tesbîti anlayacağız. Günümüz
şartlarında, bant, video, film gibi çok daha zengin ve mevsûk zabt vâsıtalarına
rağmen o zamanda yazı ve hâfızadan başka zabt ve tesbit imkânı yoktu.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tedbirleri ve Ashâb (radıyallahu anhüm)'ın
gayreti sonucu bu iki zabt vâsıtasından azamî ölçüde faydalanıldığını
göreceğiz.
ZABT VE
TESBÎTE MÜESSİR OLAN ÂMİLLER
Sünnet ve
hadîsin sıhhatli ve zengin bir şekilde zabtını sağlayan başlıca âmilleri şöyle
sıralayabiliriz.
1- KUR'ÂNÎ
ÂMİLLER:
Kur'ân-ı Kerîm
tâ bidâyetten itibâren Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şahsiyetini
tebcîl etmiş, dindeki ehemmiyetini hatırlatmaktan geri durmamıştır. İhtilaflı
meselelerde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a müracaat, O'nun emirlerine
itaat emredilmiş, O'na muhalefet, Allah'a muhalefet; O'na itaat, Allah'a itaat
olarak ifade edilmiştir. İşte bu âyetlerden bazıları:
"Peygamber
size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun..."
(Haşr, 7).
"Peygamber'e
itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni
onlara bekçi göndermedik" (Nisa, 80)
"Peygamber'in
emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can
yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar" (Nur, 63)
"Sana
da insanlara gönderileni açıklayasın diye zikri indirdik, belki
düşünürler" (Nahl, 44) ,
"And
olsunki, Allah, inananlara, âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitab ve
hikmeti (sünneti) öğreten, kendilerinden bir peygamberi göndermekle iyilikte
bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler " (Âl-i
İmrân, 164).
Hz. Ebu
Hureyre'nin kendisini çok hadîs rivâyet etmekle itham edenlere verdiği cevap da
burada kaydetmeye değer: "Kitâbullah'da şu iki âyet olmasaydı Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'tan aslâ hiçbir rivâyette bulunmazdım: "Gerçekten
Allah'ın indirdiği Kitab'tan bir şeyi gizlemede bulunup onu az bir değere
değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir. Allah
kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlardan arıtmaz. Onlara elem verici
azab vardır. Onlar doğruluk yerine sapıklığı, mağfiret yerine azâbı alanlardır.
Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar" (Bakara, 174-175).
Şu iki
rivâyet, hadîsçilerin Kur'ân-ı Kerîm'den pek çok müşevvik unsurlar bulduklarına
delâlet eder:
Yezîd İbnu
Hârun, Hammâd İbnu Zeyd'e sordu:
- "Ey
Ebu İsmâil, Cenâb-ı Hakk, acaba hadîsçileri Kur'ân-ı Kerîm'de zikretmiş midir?
- Evet,
dedi. Hâmmâd:
- Şu âyete
kulak ver: : ومَا كَانَ الْمُؤمِنُونَ لِيَغْفِرُوا كَافّةً فَلَوَْ نَفَرَ
مِنْ كُلّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَائِفَةٌ لِيَتَفَقّهُوا فِي الدّينِ وَلِيُنْذِرُوا
قَوْمَهُمْ إذا رَجَعُوا إلَيْهِمْ لَعَلّهُمْ يَحْذَرُونَ
-
"İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir tâifenin, dini
iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları
gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler"(Tevbe,
122).
İşte bu
âyet, ilim ve fıkıh talebi için seyahat edip ilim getiren ve getirdiğini geride
bıraktıklarına öğreten herkesi içine alır.
Bir başka
rivayette belirtildiğine göre İbnu Abbâs (radıyallahu anh)'ın azadlısı olan
İkrime: "Tevbe Suresi'nin 12'inci âyetinde geçen "es-sâihun"
(yâni "seyâhat edenler") den maksad hadîs talebi için yola
çıkanlardır" demiştir. Âyet'in
meâli şöyle:
"(Ey Muhammed!) Allah'a tevbe eden, kullukta bulunan, O'nu öven, O'nun
uğrunda seyâhat eden, rükû ve secde eden, mârûf u emreden, münkeri yasaklayan
ve Allah'ın yasaklarına riâyet eden mü'minlere de müjdele!" (Tevbe, 112).
Bu çeşitten,
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sünnetine sevkeden âyet çoktur, ileriki
bahislerde başka vesilelerle bunlara temas edecek,başka örnekler de
kaydedeceğiz.
2- NEBEVÎ
ÂMİLLER:
Bu kısma,
sünnetin öğrenilmesi, neşri ve sıhhatli,şekilde öğrenilip öğretilmesi için Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şuurla uyguladığı bir kısım tedbirleri
dahil ediyoruz.
a)
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hayat düzeni:
Sünnetin
yaygın ve sıhhatli bir tesbîte mazhar olmasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın hayat düzeni nebevî âmillerin birincisi olarak kayda değer. Zira
öncelikle meskeninin yeri bu maksada uygun olacak şekilde seçilmiştir. O devir
müslümanlarının günde en az beş kere olmak üzere,en ziyade uğrak yeri olan
Mescid'in avlusunda bir köşeye inşa edilen hücrelerde ikâmet etmektedir. Bu
durum mü'min cemaatin her an kolayca Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı
görmesine, dinlemesine imkân tanımıştır. Üstelik, Mescid'e öylesine değişik
hizmetler yüklenmiştir ki, netice itibâriyle Medine İslâm cemaatinde cereyân
eden her çeşit içtimâî tezâhürlerin âdeta merkezi olmuştur: Ma'bettir, beş
vakit farz ibadetler cemaatle orada eda edilmektedir. Yerine göre hapishânedir,
suçlular mescidin bir direğine bağlanabilmektedir. Misafirhânedir, taşradan
gelen siyasî heyetler birçok durumlarda Mescid'de ağırlanmaktadır.
Hastahânedir, savaşta yaralananlar orada tedâvi edilmektedir. İstirahat
yeridir, dileyen sırt üstü uzanıp yorgunluğunu giderebilmekte, kaylûle denen
gündüz uykusunu alabilmektedir. Bazı şikâyetlerin dinlendiği, dâvaların
görüldüğü mahkeme hizmetleri de orada verilmektedir, vs...
Suffâ denen
bir nevi yatılı mektebin Mescid'de açıldığını, hususî muallimlerden,
bilmeyenlerin orada okuma yazma ve Kur'ân öğrendiklerini de belirtmek gerek.
Hatta Mescid'in mufâhara denen şiir ve hitâbet yarışmalarına sahne olduğunu,
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın husûsî şâiri Hassân İbnu Sâbit için
-müşrikleri tezlîl, mü'minleri teşcî edici şiirlerini okuması maksadıyla
müstakil bir minber konduğunu, Resûlullah (aleyhisselâtu vesselâm)'ın Mescid'de
zaman zaman eyyâmu'l-Arap, isrâiliyât anlatıp, anlattırdığını da göz önüne
alacak olursak Mescid'in canlı ve her an îmanların kaynaştığı bir kültür
merkezi de olduğunu anlarız.
Mescid'e
böyle çok çeşitli hizmetler gören bir merkez hüviyeti kazandırılması tesâdüfi
veya yer darlığı gibi durumlardan ileri gelmiyordu. Bütün bunlar maksadlı ve
şuurlu idi. Bu kesin iddiada bizi teyid edip, yardımcı olan rivâyetler var.
Nitekim Tâif heyetinin Mescid-i Nebevî'de ağırlanmasıyla ilgili rivayetler,
orada ağırlanışlarını: "Onların kalplerini yumuşatmak için" diye
sebebe bağlar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu heyetleri -durumlarına
göre- bazı hususî evlerde veya Medîne'de oturan hemşehrilerinin, dostlarının
yanında ağırlaması da bir prensibi olduğu halde(1) henüz müşrik olan ve
müslüman olmak için, -kabul edilmesi imkânsız- "namaz kılmamak",
"zinaya devam etmek", "putlarına dokunulmaması" gibi
şartlar koşan Taiflileri "kalplerini yumuşatmak için" Mescid de
ağırlaması, Mescid'in çok yönlü kullanılmasındaki Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın hususî alâkasını gösterir. Orada okunun Kur'ân, yapılan dinî
konuşmalardan başka İslâm'ın fiili yaşanışını müslümanların hayatında müşahhas
olarak görme imkânı da var. Bütün bunlar kalbleri yumuşatıcı unsurlardır.
Şu halde Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müslümanların, farz namaz vakitleri dışında
da boş vakitlerinde, imkân nisbetinde Mescid'e uğramalarını, orada
kaynaşmalarını istemektedir. Kendisi evini de hemen onun avlusunda inşa
ettirmiştir. Bu durum mü'minler cemaatinin Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'i azamî miktarda görmeleri ve dinlemeleri ve sünnetini sıhhatli
şekilde öğrenmeleri için alınmış fevkâlâde müessir bir tedbirdi.
Öte yandan
ihtiyaç duyanların kendisine uğrayıp problemlerini arzedebilmek için riâyet
edecekleri aşırı bir teşrifat, aşmaları gereken protokol çemberleri yoktu.
Arapların, komşuları olan İran ve Bizans saraylarında gördükleri debdebe ve
saltanatın burada gölgesi bile mevcut değildi. Halkla onun arasında askerler,
muhâfızlar, teşrifat ve izin daireleri yer almıyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) bazı durumlarda bir muhafız veya kapıcı bulundurmuş ise de
"Allah seni halktan korur" (Mâide, 67) ayeti nâzil olduktan sonra onu
da kaldırmıştır (591. hadîse bak).
Her an
insanlarla haşır neşir olan, huzuruna kadın, erkek, hür, köle, yerli, yabancı
herkesin kolayca girebildiği Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) her hususta
onlarla konuşuyor, ferdî olarak, toplu olarak onlara hitab ediyor, irşâd
ediyor, hatalarını düzeltiyordu.
Böylesi bir
hayat tarzı sünnetinin azamî ölçüde öğrenilmesi için en iyi zemin teşkîl
ediyordu.
b)
Resûlullah'ın, Sünnetin Öğrenilmesine Teşvikleri:
Yukarıda
belirtilen ve tabiî olarak sünnetin öğrenilmesini sağlıyan içtimâî tanzimden
başka Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ashâbını pek çok direktifleriyle
uyarmış, sünnetini öğrenmeye ve öğretmeye, sıhhatli şekilde korumaya teşvik
etmiştir. Bunlardan bâzılarını kaydedelim:
نَضّرَ
اللَّهُ امرءاً سَمِعَ مَقَالتي فَبَلّغَهَا فَرُبّ حَاملِ فقهٍ غيرُ فقيهٍ وَرُبّ
حامل فقهٍ يبْلُغُ إلى مَنْ هو اَفْقَهُ منه
"Cenâb-ı
Hakk benim sözümü dinleyip başkasına tebliğ edenin yüzünü ak etsin. Belki
kendisine nakledilen nakledenden daha âlimdir ve (bu sebeple) daha iyi
anlar."
ما
من رجل يحفظ علماً فيكتُمُه إّ اُتِيَ بهِ يَوْمَ القِياَمة مُلجَما بلجام من
النار
"Kendisine
bir hususta soru sorana cevap vermeyen kimse kıyamet günü ateşten bir gem ile
gemlenmiş olarak (Allah'ın huzuruna getirilir )".
وَحدّثُوا
عنى وَ خَرَج "Benden hadîs rivâyet ediniz, bunda bir mahzur
yoktur".
فَمَنْ كَتَم حديثاً فقدْ كَتَم ما اَنْزَل
اللَّهُ
"Bir hadisi
gizleyen Allah'ın indirdiğini gizlemiş olur".
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) bu son ifadesinde hadîsi "Allâh'ın
indirdiği" Kur'ân-ı Kerîm sınıfına koymuş olmaktadır.
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) kendisine gelen heyetleri Medine'de bir müddet
ağırlayıp Kur'ân ve hadîs öğrettikten sonra, onlar giderken kendilerine şöyle
tenbihlerde bulunduğu rivayetlerde belirtilmiştir:
احفَظوا واخْبِروا مَن وَرَاؤكم
"Söylediklerimizi
hıfzedin ve geride bıraktıklarınıza da öğretin".
Keza şu
hadîs de bu babta rivayet edilenlerin hem mühimlerinden hem de sarîh
olanlarındandır:
لِيُبْلّغِ الشاهد الغائبَ فانّ الشاهدُ عسى
اَن يبلغَ من هو اوْعَى له منهُ
"Hazır
bulunanlar, buraya gelmiyenlere de duyursunlar... Olur ya hazır bulunan, tebliğ
ettiğini kendisinden daha iyi anlayıp kavrayacak birisine nakleder". İbnu Abbas (radıyallahu anh) tarafından rivâyet edilen şu hadîs
de Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Ashâb (radıyallahu anhüm)'ı
hadîsleri dinlemeye ve sonra da rivâyet etmeye teşvik etmekte ve hatta daha
sonraki nesilleri de bu rivâyet müessesesi hususunda uyarmaktadır:
تَسْمَعُونَ
ويُسمَعُ مِنْكمُ وَيُسمَعُ مِمّن سَمِعَ منكمْ
"Sizler,
(benden) dinliyorsunuz. Sonra da sizden dinleyecekler; daha sonra da sizden
dinlemiş olanlardan dinleyecekler".
c) Sormaya
Teşvîk:
Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), kadın veya erkek herkesin, problemlerini
çekinmeden sormaya teşvik edici bir siyâset tâkip ettiğini görmekteyiz. Hattâ
bâzı utanma konusu olan cinsî hayatla ilgili veya kadınların hususi hâlleriyle
ilgili meselelerde, utanma duygusu sebebiyle meselenin örtbas edilmemesi,
behemehal, anlaşılacak bir açıklık içerisinde sorulması gerektiğine ashabını
iknaya ayrı bir önem verdiğini söyleyebiliriz. Bir başka ifâde ile, dinin
öğrenilmesine mâni olabilecek, gereksiz ve yersiz utanma duygusuyla sistemli ve
şuurlu şekilde mücâdele ettiğini gösteren birçok rivayet vardır.
Söz gelimi,
Hz. Enes (radıyallahu anh)'in rivâyetine göre bir gün, annesi Ümmü Süleym
(radıyallahu anhâ) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelerek: "Ey
Allah'ın Resulü! Kadın rüyasında erkeğin rüyâda gördüğünü görünce gusül icâb
eder mi?" diye sorar. Orada hazır olan Hz. Aişe: "Ey Ümmü Süleym,
kadınları rezil ettin. Allah canını almasın!" der. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'ya: "Hayır,
kadınları rezil eden sensin, Allah senin canını almasın. Evet ey Ümmü Süleym,
gusletmesi gerekir, eğer onu görürse" der. Hadîsin bir başka veçhine göre:
"Ey Aişe, bırak onu, sorsun. Zira Ensâr kadınları fıkıhtan suâl
ediyorlar" demiştir.
Bu konuya
giren rivayetler gösteriyor ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) utanarak
zaman zaman kinâyeli bir tarzda cevap vermeyi tercih etmiş ise de, kesinlikle
bu çeşit soruları cevapsız bırakmamış, soranların cesaretlerini kırıcı,
sorduğuna pişman edici azarlama, surat asma, çekingenlik gösterme gibi
davranışlara yer vermemiştir. Bu çeşit meselelerin izahına girerken "Allah
gerçeği açıklamaktan vazgeçmez" (Ahzâb, 53) meâlindeki âyeti tilavet
buyururdu. Buna alışan Ashab da öyle yapar, aynı âyeti okuyarak bu çeşit
suallerini rahatça sorarlardı. Nitekim yukarıda kaydettiğimiz rivâyetin bazı
vecihlerinde, Ümmü Süleym (radıyallahu anhâ)'in soru sormazdan önce bu âyeti
okuduğu belirtilir.
Dinin utanma
ve istihyayı celbeden hususlardaki inceliklerini sormada Medineli kadınların
daha cesur oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Aişe (radıyallahu anhâ):
"Ensâr kadınları ne iyi kadınlardır, onların dinlerini öğrenmelerine haya
mâni olmamıştır" der.
Hem
kadınların hususî mevzularda sual sormadaki rahatlık ve cesâretlerini, hem de
bu sualler karşısında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in tutumunu
göstermek bakımından Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin Rifâ'atu'l-Kurazî'nin
hanımıyla ilgili rivayetini özetleyerek kaydedeceğiz. Rifâ'a'dan boşanan hanım
Abdurrahman İbnu Zübeyr (radıyallahu anhüma) ile evlenir. Fakat ikinci
kocasının cinsî yetersizliğini "Abdurrahman'ınki elbise saçağı
gibidir" diyerek açık bir şekilde tasvir ederek eski kocasına dönmek
hususunda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den izin ister. Bu sırada
huzurda Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) vardır. Kapıda da Hâlid İbnu Sâd
İbni'l-Âs oturmaktadır. Hâlid (radıyallahu anh), kadını bu müstehcen
konuşmasından men etmesi için, içeride bulunan Hz. Ebu Bekir (radıyallahu
anh)'e seslenir ve: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzurunda bu
çeşit konuşmaktan kadını niye menetmiyorsun?" der.
Râvi, bu
konuşmalar karşısında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in tebessümünü
ziyâdeleştirmekten başka bir aksülamelde bulunmadığını ve kadına: "Her halde sen Rifâ'a'ya geri gitmek istiyorsun. Hayır, sen onun
balçığından o da senin balçığından tatmadıkça gidemezsin" diyerek
meselenin fıkhî hükmünü beyan ettiğini belirtir(2).
Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu mevzudaki tutumunu İmam Nevevî şöyle bir yoruma kavuşturacaktır:
"(Hakkı öğrenme meselesinde haya etmek dinin talebedip övdüğü) hakiki haya
değildir. Zira hayanın tamamı hayırdır: hayâ, hayırdan başka bir şey getirmez.
Dini ilgilendiren ve fakat utandırıcı olan meselelerde suâlden vazgeçmek hayır
değil, şerdir. Öyle ise şer getiren şey nasıl haya olur?"
d) Konuşma
Tarzı:
Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hadîsleri tedkik edildiği zaman bir husus
dikkat çeker: Çoğunlukla kısa kısa hitâbeler, açıklamalardır. Uzun olan
hadîsler pek nâdirdir. Hadîslerin kısa oluşu tesâdüfi değildir. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) şuurla sözlerini kısa tutmuştur. Gayesi sözlerinin
kolayca, çabukça öğrenilmesi ve hatta ezberlenmesidir.
Rivâyetler,
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in konuşurken, kelime ve hatta harfleri
sayacak kadar net ve ağır konuştuğunu, bazı durumlarda sözlerini üç kere tekrar
ettiğini belirtir. Nitekim, birçok rivâyette raviler, o sözün Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) tarafından tekrar edildiğini açıklar. Enes'ten gelen
bir rivâyette, tekrardan gâyenin söylenen sözün anlaşılması ve "akılda
tutulması" olduğu belirtilir.
Kültürel
miraslarını, tarihen, yazı değil, ezber yoluyla intikal ettirmiş, bu sebeple
ezberleme ve hafıza kapasitesi gelişmiş bir millette bu tedbirin ehemmiyeti
açıktır.
e) Suffe
Mektebi'nin Tesîsi:
Sünnetin
tesbîtinde son derece müessir nebevî tedbirlerden biri, Mescid'in içinde bir
nevi yatılı mektep olan Suffe'nin tesîsidir. Çoğunluğunu muhâcirlerin teşkil
ettiği bekar ve kimsesiz müslümanlar gece ve gündüz devamlı burada kalır,
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinler, Kur'ân ve yazı öğrenir, boş
vakitlerinde hep ilim ve zikirle meşgul olurdu. Çok hadîs rivâyetinde ismi
geçen Ebu Hüreyre, Abdullah İbnu Ömer,
Ebu Sâdu'l-Hudrî gibi zevâtın buraya mensup olmaları da, sünnetin
tesbitinde bu müessesenin nasıl büyük rol oynadığını anlamaya kâfidir. Ancak
Suffe ile alâkalı olarak geniş tahlili, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in ilmin yayılması için aldığı tedbirlere tahsîs ettiğimiz üçüncü
bölümde yapacağız.
f) İlme
teşvîk:
Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in; ilme olan teşvikleri de sünnetin
öğrenilmesinde, öğretilmesinde büyük rol oynamıştır. Zira başlangıçta
"ilim" kelimesi yaygın şekilde "sünnet" ve "hadîs"
kelimesi yerine kullanılmıştır. Bu sebeple eski metinlerde geçen ilim için
seyahat tabiriyle hadîs dinlemek için yapılan seyahat kastedilir. Keza
tâlibu'l-ilm tabirinden de ekseri durumlarda tâlibu'l-hadîs anlaşılır. Öyle ise
Kur'ân ve hadîste ilme teşvik, ilme övücü, ilim tâlibi ve âlime vâdedilen
üstünlük ve sevaplar, okuma ve yazmanın inkişâfı için alınan tedbirler, kurulan
maarif müesseseleri vs. hepsi bir yönüyle hatta ağırlıklı ve daha mühim yönüyle
sünnetin tesbitini hedeflemiş ve öncelikle buna yaramıştır, denebilir.
Durum böyle
olunca Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ilmî gelişme için aldığı
tedbirler, doğrudan doğruya hadîslerin zabtını ilgilendiren bir konudur. Bu
meselenin iyi bilinmesi, bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından
hadîs zabtı için alınan tedbirlerin anlaşılması için gerekli olmaktadır. Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sağlığında ve Selef devrinde hadîsin
zabtı hususunda tereddüt uyandırmaya çalışanlara ve hususen zamanımızda bu
meseleyi fazla kurcalamak isteyen suiniyet sâhiplerine muknî bir cevap
verebilmek maksadıyla, biz bu konuya az ileride genişçe ve müstakil olarak Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in İlmi Yayma Tedbirleri başlığı altında ele
alacağız.
3-
SAHABELERLE İLGİLİ ÂMİLLER:
Sünnetin
zabt ve tesbitinde Ashâb (radıyallahu anhüm ecmain)'in rolünü ayrıca
belirtmemiz gerekir. İslâm Dini'ne Ashâb neslinin her husustaki hizmetleri
mümtaz bir yer tutar: Fetihte, ilimde, örnek yaşayışta, Kur'ân'ın tefsirinde,
hukukun tedvîninde, devletin teşkîlatlanıp içtimâî müesseselerin kurulmasında
vs; işte, sünnetin zabt ve muhâfaza hizmetinde de Cenâb-ı Hakk, en büyük payı
kendilerinden razı olduğunu Kur'ân âyetlerinde ifâde buyurduğu o nesl-i emcede
(radıyallahu anhüm ecmain) nâsib kılmıştır.
Sünnetin
İslâm Dini'ndeki yeri ve sünnet karşısında takınılması gereken tavır
hususlarında, yukarıda belirtilen Kur'ânî ve nebevî dersleri almış bulunan
Ashâb'ın dört elle, bütün imkânlarıyla sünnet'e sarıldıklarını göreceğiz.
Bize intikal
eden çok sayıda rivâyet gösteriyor ki gerek Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın ve gerekse onun sünnetinin, dindeki gerçek kadrini Ashâb nesli
kadar hakkıyla anlıyan bir başka nesil gelmemiştir. Günümüz müslümanlarının
çoğunlukla anlamaktan bile aciz kalacağı öyle davranışlara şâhid oluyoruz ki,
onları Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ve dolayısıyla onun sünnetine
verilmiş olan ehemmiyetin bir tezâhürü olarak değerlendirmeden zikretmek bile
zordur. Çünkü muhatabımız anlayamayacağı için reddedecek veya istihfaf edecek,
dudak büküp, mânevî sorumluluk altına düşecektir.
Sözgelimi en
sahih rivâyetlerde Ashâb-ı Kiramın (radıyallahu anhüm) Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın abdest suyunu, terini, tükrüğünü teberrüken
sürünmek üzere âdeta yarış ettiklerini, tek bir kılının bile yere düşerek zâyi
olmasına meydan vermeyip, büyük bir ihtiramla teberrüken taşıdıklarını
görmekteyiz. Dinin yaşanması, ahkamının açıklanması, ibâdetlerin icrası gibi
öze girmeyen, Kur'ân'da sarîh bir emre rastlanmayan nebevî bâzı maddî hatıralar
karşısında böyle davranan insanların, doğrudan doğruya dinin özüne giren dünya
ve âhiret hayatının düsturlarını, saâdet-i dâreynin medârını teşkîl eden,
Kur'an âyetleriyle ehemmiyetine dikkat çekilen sünnet karşısında nasıl
dikkatli, titiz, gayretli, heyecanlı davranacaklarını daha iyi anlarız. Bizce,
Ashâb'ın sünnet karşısındaki akıl almaz hassasiyetini takdirde bu rivâyetler
son derece önemlidir. Sözgelimi, Ashâb'tan bazılarının, bir hadîste düştükleri
tek kelimelik tereddüdü gidermek için günler ve geceler, hatta aylarca süren
zahmetli yolculuklara katlanmış olmalarındaki sırrı anlamakta zorluk çekmemek
işten değildi. Ama bu rivâyetler sâyesinde diyebiliyoruz: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın fem-i mübâreklerinden dökülen tükrük ile teberrüke
can atan o nesil, aynı ağızdan dökülen saâdet-i dareyn düsturları için her
şeyinden fedâkarlığa elbette ki tereddüt etmiyecek, gözünü
kırpmayacaktır".
Hz. Ömer
(radıyallahu anh)'den gelen bir rivâyet Ashâb'ın, Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ı mütemâdiyen takip edebilmek, tarla, ticaret gibi günlük
meşguliyetlerin engellemelerini asgariye düşürebilmek için nasıl bir gayret ve
tedbire başvurduklarını göstermektedir: Der ki: "Ben ve Medine'nin yakın
köylerinden olan Benu Ümeyye İbnu Zeyd'den Ensârî bir komşum aramızda anlaştık.
Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına gitmekte nöbetleşiyorduk. Bir gün
o, bir gün ben gidiyordum. Ben gidince o günün haberi ile dönüyor vahiy ve
saire ne olmuşsa anlatıyordum. O gitmişse aynı şeyi yapıyor, (akşam olunca duyduklarını
ve gördüklerini bana anlatıyordu)".
Buharî'den başka kitaplarda, Hz. Ömer
(radıyallahu anh) dışında kalan kimselerden -Meselâ Ukbe İbnu Âmir'den-
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı takip etmek üzere nöbetleştiklerine dair
gelen rivayet nazar-ı dikkate alınınca, bu hâlin bir iki kimseye münhasır
kalmayıp Ashâb'tan pek çoğunun başvurduğu umumî bir prensip olduğu anlaşılır.
Ebu Hüreyre,
Enes İbnu Mâlik (radıyallahu anhümâ) başta bütün Ashâb-ı Suffe, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'dan hiç ayrılmamaya çalışıyor,her söylediğini
öğrenmeye gayret ediyordu. Nitekim çok hadîs rivâyet ettiği için tenkide mâruz
kalan Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) kendisini müdâfaa sadedinde
"...Muhâcir kardeşlerimizi çarşıda alış veriş, Ensâr kardeşlerimizi de tarla
vs. işleri meşgul ederken. Ebu Hüreyre, karın tokluğuna Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ı takip eder onların hazır olmadığı konuşmalara hazır
olur, onların öğrenmediklerini öğrenirdi " der.
Âshâb'ın
sünnete gösterdiği alâka, atfettiği kıymet, ifa ettiği hizmet ileriki
bahislerde muhtelif vesilelerle sunacağımız açıklamalarla daha iyi tebeyyün
edip anlaşılacak bir husustur. Bu kadarcık bir dikkat çekme ile şimdilik iktifa
ediyoruz.
4-
ÜMMÜHÂTU'L-MÜ'MİNÎN'İN ROLÜ:
Sünnetin
geniş çapta zabt ve tesbitinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın muhterem
zevcelerinin rolünden ayrıca söz etmek gerekir. Zira kadınlar ve âile hayatıyla
ilgili pek çok mesele onlar tarafından rivayet edilmekten başka, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın ev içerisinde geçen ve aile dışında kalan,
erkeklerin girmesi mümkün olmayan hususî yaşayışı ile alâkalı pek çok durumlar
onlar vâsıtasıyla rîvayet edilmiştir.
Ayrıca,
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevceleri (radıyallahu anhünne)
kadınları ilgilendiren pek çok meselede Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'le problemi olan kadınlar arasında aracılık yaparlardı. Yani bâzan
kadınlar, meselelerini doğrudan doğruya Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a
açmaktan haya ederler, zevcelerinden birine açarlardı. Onlar da Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a aktarırdı. Bazan da, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aynı
mülahazalarla kadınların sorularına imâlı ve müemel bir tarzda cevap verir,
onlar anlamakta zorluk çekebilirlerdi. Bu durumda da ümmühâtu'l-mü'minînden
biri araya girip, kadına, anlayacağı açıklıkta izahâtta bulunurdu. Buna güzel
bir örneği Hz. Aişe'den kaydedeceğiz, der ki: "Ensâr'dan bir kadın
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Hayız kanından nasıl
temizleneyim?" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Miskle kokulanmış bir bez parçası al, onunla üç sefer temizle" dedi.
Ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) utanarak yüzünü çevirdi. Kadın anlamadı
ve: "Nasıl temizlenirim?" diye tekrar sordu. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm): "Onunla temizle" dedi. Kadın tekrar
"Nasıl?" deyince. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Sübhanallah! Temizlen!" dedi. Ben kadını kendime çekerek:
"Bezi, kan bulaşan yerlere tatbik ederek sil" dedim". (Hadis Buharî ve Müslim'den
rivayet edilmiştir).
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın birçok kadınla evlenmesinin başlıca sebeplerinden
birinin, hatta birincisinin sünnetin tesbitiyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz.
Çünkü 25 yaşından 53 yaşına kadar, yani bütün Mekke hayatı boyunca kendisinden
15 yaş büyük bir kadınla iktifa eden Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in
Medîne'ye hicret ettikten sonra birden bire birçok kadınla nikahlanması
gerçekten düşündürücü ve mânidârdır. Elli üç yaş gibi, insanlarda cinsî his ve
heyecânın sükûnet bulduğu bir devrede vukû bulan evlenmeleri, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) gibi, herşeyini belli bir misyona adamış bir zâtın
hayatında, bâzı İslâm düşmanlarının eblehçe ileri sürdükleri gibi "şehevî
maksadlarla" izâh etmek mümkün değildir. Sırf siyâsî maksadlarla izâh
etmek de nâkıs kalır. Tebligâta, sünnetin tesbitine yönelik gayeleri bilhassa
tebârüz ettirmek gerekir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın iç hayatı
yaşça, mizaçca, ilimce, kabiliyetçe farklı müşâhidler tarafından görülmeli,
gözlenmeli, görülenler, duyulanlar, intibalar tesbit edilerek arkadan gelen
nesillere aktarılmalı idi. Çünkü, kıyâmete kadar gelecek binlerce, yüzlerce
milyarlık ümmet onun sünnetine muhtaçtı, hayatına en güzel örnekleri, her
meselede, ancak onun sünnetinde bulabilecekti. Öyleyse onun iç hayatı bir değil
bir çok kadın tarafından takip edilmeli ve mümkün olan en ince teferruatına
kadar zabt ve tesbît edilmeliydi.
Nitekim, bir
kısım âlimler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Dünyanızdan bana
üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku, gözümün nûru namaz" hadîsini izah
ederek şöyle demiştir:"Kadınlar Resûlullah (aleyhissalâtu vessetâm)'a
sevdirildi, çünkü onlar, erkeklerin öğrenemeyeceği ve sormaktan da hicab
edecekleri hususları rivâyet ediyorlardı."
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevceleri sünnetin mühim bir kısmını rivâyet
etmiştir. Hususen Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin bu babtaki hizmeti fevkalâde
büyüktür. 2210 rivâyetle, "müksirûn" denen çok rivâyet edenler
arasında dördüncü sırada yer alır. Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin soru sormakta
pek cesur olduğu, anlamadığı hiçbir meseleyi sessiz geçirmeyip mutlaka sorduğu
belirtilir.
Yeri
gelmişken Ümmühâtu'l-mü'minîn dışındaki diğer sahâbî kadınların sünnetin
tesbitine olan büyük katkılarını hatırlatmak gerekir. Onlar da Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) meclislerine, cemaatlere ve hatta askerî seferlere
katılmış, gördüklerini duyduklarını zabtedip, anlatmışlardır. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) kadınların dinlerini öğrenme hususundaki aşklarını,
alâkalarını görerek, onların talebi üzerine haftanın bir gününde sâdece
kadınlara hitâbetmiştir.
5- YAZILI
VESİKALAR:
Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sünnetinin zabtında yazılı vesikaların da
büyük rolü olmuştur. Çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın risalet ve
siyâset hayatında yazının büyük yeri vardır. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) sadece Kur'ân-ı Kerîm'in yayılmasında yazıya yer vermemiş, başka
maksatlarla da yazıya başvurmuştur: Sulh anlaşmaları, ittifak anlaşmaları
emânlar, krallara mektuplar, vasiyetnâme, alım-satım vesikası, nüfus sayımı,
askere katılanların kaydı, imtiyaz berâtı, iktâ vesikası, emirnâme,
tâlimatnâme, gizli talimatnâme, istihbârat mektubu, vali ve komutanlarla
yazışmalar, zekatla ilgili açıklamalar, istek üzerine verilen vesikalar, tâziye
mektubu gibi o zamanın içtimâ hayâtında câri her hususta Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) da yazıya başvurmuştur. Bunlar, bilâhare birçok İslâm
müelliflerince görülmüş ve pek çoğunun muhtevası kitaplara geçirilmiştir. Bazı
mektupların orijinal asılları günümüze kadar gelmiştir. Profesör Muhammed
Hamidullah,
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le Dört Halife'ye ait yazılı vesikaları
altıyüz sayfalık hacme ulaşan bir kitapta toplamıştır.
Bu
vesikalardan bazısı birkaç satır iken bazısı pekçok teferruatı ihtiva eden
birkaç sayfayı bulmaktadır. Buralarda zekât, öşür ve diğer ibâdet ve muâmelâtla
ilgili çeşitli açıklamalara yer verilmektedir
6- GAZVELER
Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in gazvelere iştiraki, sünnetin tesbit ve
neşrinde ihmâli mümkün olmayan bir yer tutar. Zira bu gazveler hem sayıca
çoktur (27 adet), hem de gazvelere çok sayıda ve değişik kabilelerden insan
iştirak etmekte idi. Gazvelere iştirak edenler, sadece Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ı görmek, dinlemek, müşkillerini kendisine arzedip
çözüm almakla kalmıyor, her zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la
beraber olma ve dolayısıyla sünneti çok daha iyi bilme durumunda olan Medineli
Ensar ve Muhâcirun ile kaynaşma, onlardan sünneti öğrenme imkânına da sâhip
oluyorlardı. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in risâlet hayatının
sonlarına rastlayan (9. hicrî yıl) Tebük Seferi'ne 30 bin kişinin iştiraki,
düşünülecek olsa sadece bu gazvenin sünnetin tesbitinde ne kadar mühim bir yer
tuttuğu hemen anlaşılır. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) bütün Arap
kabilelerinin buna iştirâkini emretmişti. Orduda, daha yeni müslüman olmuş,
sünnetten fazla bir şey bilmeyen çok sayıda asker vardı. Hele Medine'ye
gelmeleri kolay olmayan uzak kabilelerin insanları bu fırsatlarda sünneti
öğrenip, kendi diyarlarına götürüyor, oralarda bir nevi sünnet muallimliği
yapıyorlardı.
Birçok mühim
ahkâmın hep bu seferler sırasında vahy ve teşrî edilmesi de mevzumuz açısından
önemlidir. Esirlere yapılacak muâmele ve ganimetin taksimiyle ilgili âyetler
Bedir Seferinde; Mut'a nikahının kaldırılması, bazı hayvan etlerinin (ehlî
eşek, katır, parçalayıcı diş taşıyan vahşîler, pençeli kuşlar) haram edilmesi,
altın ve gümüşün, altın ve gümüş mukabilinde alınıp satılması, esirlerle ilgili
bazı yasaklar, ganimetin taksimden önce kullanılmasının hâram olduğu vs. gibi
ahkâm Hayber Seferi sırasında; Mekke'nin haram oluşu, câhiliye devrinden kalma
tefâhür ve imtiyazların ilgâsı, hatâ ile öldürmenin hükmü, Kâbe ve haccla
ilgili hizmetlerden bazılarının ilgası gibi umûrlar Fetih günü toplanan büyük
cemâatin huzurunda ilan edilmiştir. Yine aynı cemâate Hucurât Suresi'nin
"Ey insanlar, sizi bir erkekle bir kadından yarattık, sizleri büyük
milletlere ve küçük kabilelere böldük, ta ki tanışasınız. Sizin Allah nazarında
en değerliniz en muttakî olanınızdır" meâlindeki 13. âyeti de tilâvet
edilir, duyurulur.
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın katılmadığı, fakat Ashâb'ın katıldığı seferler de
sünnetin Medine dışına çıkıp oralarda yayılmasına hizmet etmiştir.
7. VEDA
HACCI:
Tıpkı, Tebük
Seferi gibi, Veda Haccı da çok sayıda müslümanın bir araya gelip kaynaştığı ve
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı; görme, dinleme imkânı bulduğu önemli bir
fırsat olmuştur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu esnada İslâm'ın ana
umdelerinden biri olan Hacc ibâdetinin bütün menâsikini öğretmekle kalmamış,o
büyük kalabalığa İslâm'ın getirdiği pek çok hukukî ve içtimâî inkılapların
manîfestosu mahiyetindeki "Veda Hutbesi"ni irâd buyurmuştur. Bu
hutbede yer alan nesî'in(3) kaldırılıp normal kamerî takvimin vaz'ı, vâris için
vasiyette bulunmanın haramlığı, karı-koca hakları, fâizin, kan dâvâsının
yasaklanması gibi hükümleri burada hatırlatmakta fayda var.
8- İHTİDA
HEYETLERİ:
Nasr
Suresi'nde, önceden haber verilmiş olan, Mekke'nin fethiyle başlayacak olan kitleler
halinde İslâm'a girme hadiseleri de sünnetin yayılmasında fevkalâde müessir
olmuştur. Zira, Mekke'nin fethedilmesinden sonra, her taraftan kabîleler
Medîne'ye heyetler göndererek, müslüman olmak ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'le anlaşmak üzere harekete geçmişti. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm), anlaşma yapmak üzere kabilelerini temsilen gelen heyetleri hususî
bir ihtimamla kabul ediyor, onları, durumlarına göre akrabalarının, dostlarının
yanlarına veya "misafir ağırlama" hizmeti veren bazı evlere
yerleştiriyordu. Mescid-i Nebevi'ye yerleştirdikleri de oluyordu. Bu gelenlerle
bir iki gün içinde anlaşıp geri çevirdiğine rastlanmaz. Aksine, bazan
memleketlerini özletecek kadar birkaç hafta alıkoyup "Kur'ân ve
Sünnet" öğretiyordu. Ayrılıp giderken, öğrendiklerini geride
bıraktıklarına öğretmelerini tavsiye eden Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) heyet üyelerini memnun kılmaya büyük ehemmiyet veriyor, her bir
ferdine ayrı ayrı gönül alıcı hediyelerde bulunuyordu.
Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın ölüm ânında ifade ettiği en son vasiyetlerinden
birinin "gelen heyetlere verilmekte olan hediyenin ihmal edilmemesi"
olması, elçi meselesinin onun nazarındaki ehemmiyetini gösterir. Nitekim, taşra
cemaatlerinin İslâmlaşmasında mukni, muallem ve de memnun kılınarak -yani
sadece İslâm'ın hakkâniyetine inandırılıp İslâm öğretilmekle kalmayıp kalpleri
de kazanılmış olarak- geri çevrilmiş olan bu heyet mensuplarının rolü büyük
olmuştur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan onların yaptıkları rivayetlere
kitaplarımızda sıkça rastlarız.
9- ELÇİ VE
MEMURLAR:
Sünnetin neşr ve tesbitinde Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in gönderdiği elçi ve memurları da
hatırlatmada fayda var. Bunlar sıradan mü'minler olmayıp, çoğunlukla
okuma-yazma bilmek, gittiği memleketi daha önceden tanımak, gönderilen kişi ile
dostluk ilişkisi bulunmak, ilim-fıkıh sâhibi olmak, yakışıklı olmak gibi bir
takım mümtaz vasıfları bulunan kimselerdi. Taşra vilâyetlere gönderilen
memurlar valilik, kadılık, muallimlik, vergi tahsildarlığı gibi birçok hizmeti
birden görüyorlardı. Birçok sorumluluklarla Yemen'e gönderilen Muâz İbnu Cebel
fıkhiyle, Ebu Musa el-Eş'ari de kıraatiyle, Hz. Ali ile ilmiyle meşhurdu. Yine
Yemen taraflarına vâli ve muallim tayin edilen Amr İbnu Hazm, Bahreyn'e gönderilen Ala
İbnu'l-Hadramî, Necid'e muallim olarak gönderilen Münzir İbnu Amr yazı bilen
kimselerdi(4).
ZABT VE
TESBİTTE MÜHİM BİR PRENSİP: ASLA UYGUNLUK.
Zabt
faaliyetlerinde en mühim husus doğruluktur. Yani Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in sünnetini olduğu gibi zabtetmektir. Sözlerine bir kelime ilave
etmeden veya tek kelime eksik bırakmadan, ağzından her ne çıkmışsa olduğu gibi
öğrenmek ve öylece öğretmek, her ne yapmışsa tam olarak görüp olduğu gibi
anlatmaktır.
Hz.
Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) bu mühim hususa da dikkatleri çekerek
Ashâb'ın hadîs konusunda titiz olmasını sağlamıştır. Nitekim, Peygamberimiz
(aleyhissalâtu vesselâm) hakkında yalan söylemeyi şiddetle yasaklayan "Kim
bana bile bile kizb nisbet eder, hakkımda yalan söylerse ateşteki yerini
hazırlasın" hadîsi mütevâtir bir hadîstir. Üstelik bu hadis, sayıca yüzü
aşan sahabe tarafından rivâyet edilen nadir mütevâtirlerden biridir. Bu durum
şu gerçeği ortaya koyar: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisiyle
ilgili olarak yapılacak rivâyetlerde çok dikkat edilmesi, yalandan yanlıştan,
eksik ve fazla rivâyetlerden kaçınılması hususunda pek çok uyarılarda bulunmuş,
hadîsçilerin tesebbüt dedikleri hassas olmak, kılı kırk yarmak gerektiği
hususunu âdeta mümin kulaklara küpe yapmıştır. Nitekim, sahâbelerin hadîs
rivâyetindeki titizliklerini açıklarken göstereceğimiz üzere hâfızasından, zabt
gücünden emîn olan sahâbeler hadîs rivâyet etmeyi vazife bilirken, hâfızasından
emin olmayanlar rivâyetten korkmuşlar ve âdeta kaçmışlardır. Bu iki zıt
davranışın, aslında muharriki aynı düşüncedir: "Mesuliyet duygusu".
______________
1)
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zaman zaman misafirhane olarak
kullandığı hususi evler vs. hususlarda geniş bilgiyi bu cildin "İlmin
yaygınlaştırılmasıyla ilgili Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in aldığı tedbirler"
bölümünde bulabilirsiniz. 2) Bu mevzu üzerine geniş bilgi çok sayıda örnek görmek isteyenlere Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Sünnetinde Terbiye adlı kitabımızı
tavsiye ederiz (Sayfa 311-316). 3) Nesi: Câhiliye Arapları, kameri takvimi kullanmakla beraber, güneşin
hareketlerini de nazar-ı dikkate alıyorlardı. Yani, dini günlerin senenin aynı
günlerine isâbet etmesi için her üç senede bir ve bazan da iki senelik bir
aralıktan sonra takvime bir 13. ay daha ilâve ediyorlardı ki, buna nesî
diyorlardı. Kur'ân-ı Kerim, günümüz dinsizlerince zaman zaman "ramazan ayı
yılın kısa günlerinde sâbit tutulsa" şeklinde gündeme getirilen- bu
hâdiseyi "küfürde bir artış" ilan ederek yasaklamıştır: "(Haram
ayları) geciktirmek (nesi), ancak küfürde bir artıştır. Onunla kafirler
şaşırtılır, onlar bunu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah'ın haram
kıldığına sayıca uysunlar da (varsın) Allah'ın haram ettiğini helâl kılmış
olsunlar! Bu suretle de onların amellerinin kötülüğü kendilerine süslenip güzel
gösterildi. Allah, o kâfirler güruhunu hidâyete erdirmez" (Tevbe, 9-37). 4) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bunlar gibi diğer bir kısım elçileri
hakkında daha fazla bilgi, ileride "İlmin yayılması için Hz. Peygamber
(aleyhisselâtu vesselâm)'ın aldığı tedbirler" bahsinde gelecek.
KÜTÜB-İ SİTTE MÜELLİFLERİ, ŞARTLARI,
MEVKİLERİ
KÜTÜB-İ SİTTE MÜELLİFLERİ, ŞARTLARI,
MEVKİLERİ
KISA TANITMA: "Kütüb" Arapça'da kitaplar demektir,
"sitte" kelimesi de altı olunca, Kütüb-i Sitte altı kitaplar mânâsına
gelir. Tasnif devrinin en mühim teliflerini teşkil ederler. Bunlar Buhârî ve Müslim'in
Câmîleri ile Ebu
Davud, Tirmizi, Nesâî ve İbnu Mâce'nin Sünenleridir.
Evet Kütüb-i Sitte altı meşhur kitabın teşkîl
ettiği bir grup kitabı ifâde eder. Bunların şöhreti önce, yazılışlarındaki
gâyeden ileri gelir. Müellifleri, bunları te'lîf ederken: "Sahîh
hadîsler"den müteşekkil bir eser te'lîf etmeyi gâye edinmişlerdir. Ortaya
konan pek çok hadîs mecmuasında "sahîhlerini seçmek" diye peşin bir
prensip ve gâye olmamıştır. Ancak bu kitaplarda o gâye güdülmüş ve bunda büyük
ölçüde muvaffak olunmuştur.
Arkadan gelen İslâm uleması, dinî veya
dünyevî meselelerin çözümünde, Kur'ân-ı Kerîm'in anlaşılmasında, ahlâk ve
âdâb'ın tanziminde vs. hadîse duyduğu ihtiyacı karşılamak için sıhhat durumu
üstün olan bu kitaplara müracaat etmiştir.
Ravilerinin tanıtılması, garîb kelimelerinin
açıklanması, hadîslerinin şerh edilerek herkesin anlıyacağı hale getirilmesi
gibi bir kısım çalışmaları da âlimler daha ziyâde bu eserler üzerine yapmışlardır.
Bir başka ifâde ile İslâm uleması, sıhhat yönünden arzettiği ehemmiyet
nisbetinde hadîs kitaplarına himmet ve alâka göstermiştir. Bu nisbette de o
kitaplar meşhur olmuşlar ve kıymet kazanmışlardır.
UMUMÎ BİLGİLER:
Kütüb-i Sitte'nin her biri hakkında ayrı ayrı
bilgi vermezden önce bazı umumî bilgiler kaydetmek isteriz:
1- Sıhhat dereceleri farklıdır. Yâni hepsine
"sahîh" vasfı ıtlak edilirse de; sıhhatte hepsi aynı derecede eşit
değildir. Bu açıdan Buhârî en başta gelir. İbnu Mâce en son sırada yer alır.
2- Bir kitabın içindeki bütün hadîsler eşit
derecede değildir. Yani, kitaplara "sahîh" vasfı umumiyet itibâriyle,
hadîslerinin çoğunda hâkim olan vasfa binaen verilmiştir. Meselâ Buhârî'nin
bütün hadîsleri aynı eşitlikte "sahîh" değildir. Bazılarının sıhhati,
diğerlerine nazaran daha üstündür.
3- Sıhhat yönüyle en üstün hadîsler sâdece Buhârî'de
değildir. "Buhârî en üst", veya "İbnu Mâce en alt mertebede yer alır"
derken bu üstünlük veya mâdunluk her bir hadîs için geçerli değildir. İbnu Mâce'de,
Buhârî'nin
en sıhhatli hadîsleri derecesinde hadîs bulunabilir ve gerçekten de mevcuttur. Buhârî'de
de İbnu Mâce'nin
bazı hadîslerindeki sıhhata erişemiyen, derecesi düşük hadîsler bulunabilir ve
vardır da.
4- Bu kitaplarda tekrar edilen hadîsler
vardır. Yani bir hadîs, bir kitabın içinde bir kaç kere tekrar edilmiş
olabilir. Bu hadîs sâdece bir kitapta değil, altı kitabın bir kaçında veya
hepsinde tekerrür edebilir. Sözgelimi Buhârî, bir hadîsi, o hadîste mevcut farklı fıkhî
hüküm sayısınca değişik yerlerde tekrâr eder. Aynı bir hadîsin diğer kitaplarda
da yer alması sıkça görülen bir vak'adır.
5- Kütüb-i Sitte müellifleri hadîslerin
sıhhatini aramakta prensip olarak müşterek iseler de, sahîh olması için
koştukları şartlarda az çok farklılıklar var. Buhârî en sıkı şartları koştuğu için
onun kitabı Kur'ân'dan sonra en sahîh kitap addedilmiştir.
6- Kütüb-i Sitte'nin hepsi, hadîsleri,
mevzularını esâs alarak tanzîm ederler. Namazla ilgili olanlar, oruçla ilgili
olanlar bir arada verilir. Hadîslerin tanzîminde tâkip edilen bu temel prensip
hepsinde müşterek olmakla birlikte, yine tanzîm yönüyle, aralarında, bâzı
teferruat ve inceliklerde farklar vardır. Sözgelimi Müslim, bir hadîsin bütün turûkunu
bir arada vermeyi mühim bir prensip yaparken Buhârî böyle bir hususu hiç
düşünmemiştir, o fıkıh yapmayı esas alarak, hadîsleri, içindeki fıkha göre, her
seferinde bir başka tarîkini vererek tekrar eder.
7- Buhârî ve Müslim dâhil, hiç biri, kendi kitabı dışında
kalan hadîslerin gayr-ı sahîh olduğunu iddia etmemiştir.
8- Sırf sahîh hadîsleri ihtiva eden bir kitap
yazma işini ilk ele alıp gerçekleştiren Buhârî olmuştur. Diğerleri onun açtığı çığırda
yürümüşlerdir.
HADÎS MİKTARI:
Kütüb-i Sitte'de ne kadar hadîs vardır? diye
bir soru hatıra gelebilir. Buna kesin bir rakam verilemez. Çünkü, yukarıda
belirttiğimiz veçhile, her kitapta mevcut olan hadîs sayısını tekrarlı ve
tekrarsız diye ayrı ayrı mütâlaa etmemiz gerektiği gibi, toplam altı kitabın
tekrar olan ve olmayan hadîslerini de ayrı ayrı mütâlaa etmemiz gerekmektedir.
Ve ayrıca, mâna itibariyle birbirine çok yakın hadîsler var. Bunların senetleri
farklı olduğu için hadîsler ayrı ayrı sayıya girer. Öte yandan bir kısım
hadîsler, aynı sahâbenin rivâyetidir, sonradan ravilerde değişiklik olmuştur.
Normalde bunlar da ayrı ayrı sayıya girer. Öyle ise, aynı veya yakın
muhtevadaki hadîsleri senedine bakarak, ayrı ayrı sayıya dâhîl etmiş oluyoruz.
Halbuki mâna açısından bir mütalaa etmek daha uygundur. Demek ki, hadîslerin
miktarını tesbitte bâzı zorluklar söz konusu. Biz yine de bir fikir vermek için
şu rakamları kaydedeceğiz:
Buhârî 9082 hadîs
(Tekrarlarıyla)
Müslim 7275 hadîs
(Tekrarlarıyla)
Nesâî 5724 hadîs
(Tekrarlarıyla)
Ebu Dâvud 5274 hadîs
(Tekrarlarıyla)
Tirmizî 3951 hadîs
(Tekrarlarıyla)
İbnu Mace 4341 hadîs
(Tekrarlarıyla)
Toplam 35647 hadîs (Tekrarlarıyla)
Bazılarınca Kütüb-i Sitte'den sayılması
haysiyetiyle Muvattayı
da göz önüne almak gerekirse, Muhammed
Fuad Abdulbâki'nin baskısı itibariyle
1826 hadîs mevcuttur.
En başta AÇIKLAMALAR kısmında da
belirttiğimiz üzere, altıncı kitabı Muvatta olan Kütüb-i Sitte'nin muhtasarı
durumundaki Teysîru'l-Vüsûl'da 5988 hadîs mevcuttur. Hemen belirtelim ki, bu
eserin müellifi İbnu Deybe kitaba, Kütüb-i Sitte'de bulunmayan bir kısım
hadîsler ilâve etmiştir ve ayrıca yukarıdaki sayıya öyle rivâyetler girmiştir
ki, muhteva olarak bir öncekinden ayırmak, müstakil addetmek zordur.
Şu halde, Kütüb-i Sitte'deki hadîslerin
sayısı hususunda izâfiliği esas alıp, ortalama takrîbî, nisbî rakamlardan söz
etmek gerekir.
KÜTÜB-İ SİTTE'NİN ŞARTLARI
Hadîs ilmi açısından Kütüb-i Sitte'nin
şartlarının bilinmesi mühim bir meseledir. Ancak hemen belirtelim ki, bunların
şartları şunlardır diye üç beş maddede sıralayıvermek mümkün değildir. Sebebine
gelince:
1- Muhammed İbnu Tâhir el-Makdisî'nin
ifâdesiyle, İmamlardan hiç biri: "Ben kitabıma şu şartlara uygun olan
hadîsleri aldım" diye bir açıklamada bulunmamıştır"(1). Bazı münferid
beyanlar varsa da bunlarla genellemeye gitmek mümkün değildir.
2- Aradıkları şartlarda müşterek prensiplerle
birlikte, her birinin kendine has nokta-i nazarı ve şurûtu var.
Bu sebeplerden dolayı tâ bidâyetten beri
muhakkik âlimler, Kütüb-i Sitte imamlarının istinad ettiği şartları, o
kitapları inceleyerek, hadîsleri rivâyet eden râvilerin durumlarını,
taşıdıkları evsafı tedkik ederek bulmanın gereğine inanmışlardır. Bu maksadla
bazan müstakil eserler yazılmış bazan da umumî eserlerde yeri geldikçe meseleye
temâs edilmiştir.
MUSTAKİL ESERLER: Kütüb-i Sitte'nin şartları üzerine te'lîf edilen
müstakil eserler şunlardır:
1- İbnu Mende diye meşhur el-Hâfız Ebu
Abdillah Muhammed İbnu İshâk (v. 395/1004): Şurûtu'l-Cimme Fi'l-Kırâeti
ve's-Semâi ve'l-Münâveleti ve'l-İcâze.
2- El-Hâfız Muhammed İbnu Tâhir el-Makdisî
(507/1113): Şurûtu'l-Eimmeti's-Sitte.
3 El-Hâfız Ebu Bekr Muhammed İbnu Musa el-Hazimî
(584/ 1188): Şurutu'l-Eimmeti'l-Hamse.
MÜŞTEREK ŞARTLAR:Kütüb-i Sitte imamlarından her birinin, diğerinden
farklı olan yönlerine geçmeden müştereken tâbi olduğu şartları belirtmede fayda
var. Kitabımızın Usul Bahsi'nde daha geniş olarak durulacağı üzere, bir
rivâyetin sahîh olabilmesi için, bütün İslâm ulemasının müştereken kabul ettiği
bazı temel şartlar bulunmakta. Bu şartları Kütüb-i Sitte imamları aynen
aramışlardır. Onlar, sahîh hadîsi tarîf ederken zikredilen evsaf olup,
şunlardır:
1. Ravi müslüman olacak, gayr-ı müslimin
rivâyeti alınmaz.
2. Râvi âkil olacak, mümeyyiz olmayan çocuk
veya mecnunun rivâyeti makbul değildir.
3. Râvi doğru sözlü olacak, yalancı bilinen
kimsenin rivâyeti alınmaz. 4. Râvi meşhur olacak, yani kendisinden, en az iki
kişi hadîs almış olacak veya cerh ve tâdîl yönünden hali bilinecek.
5. Müdellis olmayacak, yani hadîs rivâyetini
dürüst şekilde yapmalıdır. Hadîsin, gerek senedinde ve gerekse metnindeki bir
kısım kusurları gizlemeye kalkarsa bu kimsenin rivâyeti sahîh olmaz.
6. Diyânet sahibi olacak, fâsık olmayacak.
Farzları yapmayan, haramları işleyen kimseden hadîs alınmaz.
7. İtikadı düzgün olacak. Küfrünü gerektiren
sapık inanç sahiplerinden hadîs alınmaz. Ehl-i bid'a denen şiadan hadîs
alınırsa da, onların küfre götüren bâtıl inançlara düşenlerinden alınmaz.
8. Mürüvvet denen insanî yönü, ahlâkî durumu,
örf ve edeb kaidelerine riâyetkârlığı da aranmıştır. Mürüvveti noksan
kimselerin rivâyette dürüst olamayacağı, hadîslerinin sahîh addedilmemesi
gereği kabul edilmiştir.
9. Zabt'ı tam olacak. Yazdıklarına,
ezberlediklerine hâkim olacak.
Bu sayılanlardan 1., 3., 4., 5., 6. ve 7.
maddeler bazan ADALET kelimesiyle ifâde edilir. Râvi adâlet sâhibi olmalıdır
dendi mi hepsi kastedilmiş olur. Bunlar râvilerde aranan şartlar. Bu şartlarda
çoğunluk müttefiktir. Bazı teferruatta farklılıklar söz konusudur, bunlara usul
bahislerinde temas edeceğiz.
10. İttisal şartı. Hadîsin sıhhatine tesîr
eden mühim bir şarttır. Senette kopukluk olmamalıdır. Yâni rivâyet,
Resûlullah(aleyhissalâtu vesselâm)'a kadar birbirini görmüş olan râviler
kanalıyla gelmelidir.
11. Muhâlefet olmamalıdır. Yani hadîs, bir
başka hadîs'in veya âyetin hükmüne muhâlefet etmemelidir. Muhalefet taşıyan
hadîslere şazz, münker gibi isimler de verilmiştir.
12. Son bir müşterek şart hadîsin muallel
olmamasıdır. Yani herkesin fark edemeyeceği, hadîs ilmini çok iyi bilenlerin
keşfedeceği gâmız, ince bir kusur. Şu halde, bir hadîsi sahîh kabul edebilmek
için bu şartları aramada âlimler müttefiktirler. Bunlardan biri eksik olsa hadîs
"sahih" olmaz.
HUSUSÎ ŞARTLAR: Yukarıda kaydedilen şartlarda herkes müşterek olmakla
beraber, bunların anlaşılması ve tahakkuk şartlarına inildikçe ortaya çıkan
teferruatta ayrılıklar, farklılıklar zuhûr etmektedir. Burada kaydedeceğimiz en
mühim mesele ittisal'in tahakkukuyla ilgili hususî şarttır. Buhârî bu meselede münferid ve çok kesin bir yol tutmuştur.
Ona göre, ittisalin gerçek mânada tahakkuku,
râvi hadîsi kimden rivâyet ediyorsa, onunla berâberliği zanna dayanmamalı,
kesin olmalı ve mümârese şartı gerçekleşmelidir.
Bu husus râvinin şahsî vasfına girmez, hocası
ile temas durumunu ifade eder. Râvi şahsî vasıflarıyla mükemmel olsa bile,
hadîs rivâyet ettiği kimse (şeyhi veya hocası) ile temâs ve berâberlik durumu
ikna edici değilse, Buhârî hazretleri o rivâyeti sahîh addetmez.
RÂVİLERİN TABAKALARI:
Mevzuumuza girerken isminden bahsettiğimiz Hâzimî, Kütüb-i Sitte kitapları arasında mevcut olan farkları göstermek
maksadıyla; râvileri, az yukarıda verdiğimiz vasıflara uyma yönlerinden bir
sınıflamaya -kendi ifâdesiyle tabakalara ayırmaya- tabi tutar. Ona göre,
hangisi olursa olsun, bütün râviler şu beş tabakadan birinde yer alır, rivâyeti
de ona göre sıhhat açısından az veya çok bir değer taşır:
BİRİNCİ TABAKA: Bunlar, bir râvide aranan bütün sıhhat şartlarını,
gerek adâlet ve gerekse zabt yönünden tam ve eksiksiz olarak hâiz olan
râvilerdir.
Ayrıca, hadîs aldığı zâtı uzun müddet görmüş,
tam bir mümârese, tanışma hâsıl olmuştur.
Bu tabakada olan râviler sıhhatçe en üstün
râvilerdir. Rivâyetleri bir babta asıl olarak kabul edilir.
Bu tabaka Buhârî'nin tabakasıdır. Buhârî bir hadîsi sahîh kabul ederek herhangi bir bâba asıl yapmak için, bu şartları
haiz râvilerce rivâyet edilmesini şart koşmuştur.
İKİNCİ TABAKA: Adalet ve Zabt vasıfları yönüyle birinci tabadaki
râviler gibi olmakla berâber, şeyhi ile berâberliği az olan ve bu sebeple
şeyhinin rivâyetleri hakkında fazla mümâresesi, bilgisi olmayan kimselerdir.
Bunlar itkânda birinci tabakadan geridirler.
Bir hadîsin sahîh addedilmesi için Müslim bu azıcık beraberliği yeterli bulur. Buhârî'ye göre bu vasıftaki râvinin rivâyeti bir
bâbta asıl olmazken, Müslim'e göre olmaktadır.
Az sonra, kendi ifadesinden kaydedeceğimiz
üzere Müslim,
görüşme şartları içinde bulunan sikaları görüştüklerine dâir sarâhat olmasa
bile görüşmüş kabul edecek, bu şartlardaki rivâyeti sahîh addedecektir.
ÜÇÜNCÜ TABAKA: Bu tabakada yer alan râvîler hocaları ile uzun zaman
berâber olmuş mümâresesi tam olmakla beraber, adelet ve zabt yönlerinde bir
kusur, bir eksiklik bulunan râvilerdir. Bunlar kabul ve red ortasındadırlar.
Bazıları makbûl addederken diğer bazıları reddetmiştir. Bir başka ifade ile
muhtelefun fih'tirler. Ebu Davud ve Nesâî'nin, hadîs kabûlünde yeterli
buldukları şartlar budur. Onlara göre, bu vasıftaki şahısların rivâyetleri
sahîhtir.
DÖRDÜNCÜ TABAKA: Bunlar, üçüncü tabakadakiler gibi, cerh sebeplerinden
birini taşımaktan başka, hadîs aldığı şeyhi ile mümâresesi de eksik olan
râvilerdir. Bu tabaka Tirmizî'nin tabakasıdır. O, bu şartları taşıyan
râvilerin hadîslerini kitabına almakta beis görmemiştir.
Hemen belirtelim ki, Tirmizî, yeri gelince
açıklayacağımız üzere, bu çeşit hadîsleri -aynı babta gelen eşit derecede veya
daha sahîh hadîslerin desteği gibi- başka bazı şartlarla kitabına almıştır.
BEŞİNCİ TABAKA: Zayıf ve meçhul râvilerin dâhil olduğu grubu teşkil
eder.
Ebu Dâvud ve ondan
sonra gelenlerin şartlarına uygun olarak fıkhî mevzularda hadîs tahrîc eden bir
kimse için, bu tabakaya mensup ricâlden itibâr (yâni başka bir zayıfı
güçlendirmek) maksadıyla hadîs almak câiz ise de Buhârî ve Müslim'in şartlarıyla hareket
edenlere câiz değildir.
Az ilerde, belirteceğimiz üzere, bir kısım
mûcib sebeplerle Buhârî ikinci, Müslim de üçüncü tabaka ricalinin bâzılarından
hadîs almışlardır. Ebu Dâvud da dördüncü tabaka ricâlinden hadîs
almıştır.
Görüldüğü gibi bu taksîm'de İbnu Mâce'nin
ismi geçmemektedir. Çünkü, Hâzimî'ye göre Kütüb-i Sitte değil, Kütüb-i Hamse yâni altı
değil, beş kitap mevzubahistir.
Yine belirtelim ki, Hâzimî, bu taksimle ricâl bilgisi olanlara, hadîsin senedine bakar bakmaz,
hadîsin değerlendirilmesi hususunda umumî bir mi'yâr, oldukça muteber bir kriter,
her kapıyı açacak bir anahtar vermiş olmaktadır.
Hazimî açısından en mühim şart Buhârî ve Müslim'in şartlarıdır. Diğerleri
arasında ciddî bir fark yoktur. Şu ifâde onundur: "Ebu Dâvud ve ondan sonra
gelenlerin şartlarına gelince, bunların şartları birbirine yakındır. Bunlardan
bir tanesinin sözünü nakletmekle yetineceğiz, diğerleri ise onun gibidir"
Hazimî, arkadan, Ebu Dâvud'un Mekke ahâlisine hitâben, Sünen'inde yer alan
hadîslerin durumlarını bildiren bir mektubundan nakilde bulunur. Ebu Dâvud'la
ilgili bahiste bu mektuptan bazı pasajlar vereceğiz.
______________
1) Makdisi, Şurûtu'l-Eimmeti's-Sitte'de kesin
ve mutlak bir uslûpla bu iddiada bulunur. Bunu itlâk'ı üzere almak yanlış olur.
Zira görüleceği üzere Buhâri, Müslim ve Ebû Davud'un
bazı açıklamaları mevcuttur
ÜTÜB-İ SİTTE MÜELLİFLERİNİN HAYAT VE
ESERLERİ
Yukarıda, kısaca, her birini hadîs
kabulündeki şartları açısından ele alarak benziyen yönlerini, ayrılan yönlerini
açıkladık. Râvilerinin umumî vasıfları nelerdir, Sahîheyn'in diğerlerine
üstünlüğü, bunlardan Buhârî'nin Müslim'e üstünlüğü nereden gelmektedir izah
ettik. Şüphesiz o imamları ve eserlerini tanımada bu bilgiler yeterli değildir.
Bilhassa tebârüz ettirmek gerekir ki, bu eserler arasında tertip tarzından
gelen ciddî farklılıklar mevcuttur. Ve tertip güzelliğine sahip olanlar ayrı
bir takdîr ve alâka toplamışlardır. Ayrıca, bu ana kaynaklarımızı hakkıyla
tanımak, onlardan istifademizî kolaylaştırmak ve artırmak için tertip vs.
hususiyetlerini de bilmemiz gerekmektedir. Bu sebeple burada, onları, nokta-i
nazarınızı değiştirerek, yeni baştan, ayrı ayrı ele alıp, haklarında detaylı
teknik bilgiler sunacağız.
İMAM BUHÂRÎ VE SAHÎHİ
Buhârî deyince, yerine
göre, hem müellifi ve hem de müellifinin en meşhur eseri olan
el-Câmi'u's-Sahîh'ini kastederiz. Aslında bu, pek çok insanın müşterek olan bir
nisbetidir. Buhâra şehrine ait yâni "Buhâralı" demektir.
NESEBÎ:
İmam'ın künyesi: Ebu Abdillah, ismi Muhammed
İbnu İsmâil'dir. Ünvanıyla birlikte şöyle tesmiye edilmiştir: Şeyhu'l-İslâm ve
İmâmu'l-Huffâz Ebu Abdillah Muhammed İbnu İsmâil İbni İbrâhim İbni'l-Muğîre İbni'l-Berdizbe
el-Buhârî el-Cu'fî (radıyallahu anh)'dir. Buhâra'da doğmuş 194-256 yıllarında yaşamıştır.
Orta boylu, zayıf, esmerce bir zattı.
YETİŞMESİ: Babasını küçük yaşta kaybetmiş ise de annesi onun
yetişmesi için gerekli alâkayı göstermiştir. 10 yaşında iken hadîs dinlemeye
başlamış, küçükken ezberlediği hadîs miktarı 70 bini bulmuştur. İlk defa
İbnu'l-Mübârek'in te'lîfatını ezberlediği, kendi memleketinde iken Muhammed
İbnu Selâm, el-Müsnidî ve Muhammed İbnu Yusuf el-Beykendî'den hadîs aldığı,
bunlardan sonra, ilim merkezlerine, annesinin refakatinde seyahate çıktığı,
Belh'te Mekkî İbnu İbrahim'den, Bağdat'ta Affan'dan, Mekke'de Mukrî'den,
Basra'da Ebu Âsım ve el-Ensarî'den, Kufe'de Ubeydullah İbnu Mûsa'dan, Şam'da
Ebu'l-Muğîre ve el-Feryâbî'den, Askalân'da Âdem'den ilim aldığı belirtilir. Abdurrezzâk'ı dinlemek üzere Yemen'e yol hazırlığı yaparken ölüm
haberi gelir.
Zehebî, "Buhârî'nin tahsilini tamamlayıp te'lîf ve hadîs
rivâyetine başladığı zaman henüz yüzünde tüy çıkmamıştı" der. Ancak,
te'lîfe geçmesi hadîs talebine son vermesi değildir. "Kişi, kendisinden
büyük olanlardan, akranlarından ve kendisinden küçük olanlardan ilim almadıkça
kemâle eremez" diyen Buhârî hazretlerinin 1080 kişiden hadîs aldığı
bilinmektedir.
KENDİSİNDEN HADÎS ALANLAR:
Buhârî, sağlığında lâyık
olduğu şöhret ve itibara ulaşmış bu sebeple çok sayıda kimse kendisini dinlemiş
hadîs rivâyet etmiştir. Müslim, Tirmizî, Muhammed İbnu Nasrı'l-Mervezî, Sâlih İbnu Muhammed, İbnu Huzeyme,
Ebu Kureyş Muhammed İbnu Cum'a, İbnu Sâid, İbnu Ebi Dâvud, Ebu Abdullah
el-Firebrî, Ebu Hâmid İbnu'ş-Şarkî, Mansur İbnu Muhammed el-Bezdevî, Ebu
Abdillah el-Mehâmilî meşhurlardandır.
Buhârî, muasırlarına
sadece hadîs vermekle kalmamış te'lif metodu da vermiştir. Belki bu daha mühim
bir husustur. Çünkü, sahîh hadîsleri müstakil bir te'lifte toplama işine ilk
teşebbüs edip gerçekleştirme şerefi Buhârî'ye aittir. Başta Müslim olmak üzere, diğer sahîh
müelliflerinin hepsi, Buharî'nin açtığı çığırda giderek eser
vermişlerdir. Binaenaleyh onlardaki payını inkâr etmek mümkün değildir.
FIKIH YÖNÜ:
Buhârî Hazretleri,
muhaddis olduğu kadar da fakîhtir. Az ilerde temas edeceğimiz üzere bâzı
âlimlerce "mutlak müçtehid" olarak değerlendirilecek kadar fıkha
hâkimdir ve eserine fıkhî incelikleri aksettirmiştir. Esasen, eserini sâdece
sahîh hadîsleri cemetmek için te'lîf etmemiştir. Te'lifden bir gayesi de
âlimler arasında müsellem fıkhî meselelerin âyet ve sahîh hadîslerde gelen
delillerini göstermektir. Nitekim kendisi şöyle der: "İhtiyaç duyulan her
hususta mutlaka Kur'an ve hadîsten benim nezdimde delîl vardır".
Buhârî'nin fıkhî yönü
muasırlarının da dikkatini çekmiş ve takdirlerini celbetmiştir. Nuaym İbnu
Hammâd el-Huza'î şöyle der: "Muhammed İbnu İsmâil, bu ümmetin
fakîhidir". Bündâr (Muhammed İbnu Beşşâr) da: "O (Buhârî),
zamanımız insanlarının en fakîhidir" demiştir. Dârimî'nin şehâdeti de şöyle:
"Ben Harameyn'de, Hicâz'da, Şâm'da ve Irâk'da pek çok âlime rastladım.
Onlar arasında çeşitli ilimleri, Muhammed İbnu İsmâil kadar nefsinde cemedenini
görmedim. O, hepimizden daha âlim, daha fakîh ve ilim talebinde hepimizden daha
ileridir".
ZEKA VE HÂFIZASI:
Buhâri Hazretleri mümtaz
vasıfları olan bir zattır. Zehebi: "Zekâda, ilimde, vera ve ibadette en önde gelen
bir kimseydi" diye tavsîf eder. Nitekim öyle bir zekâ ve hâfıza gücüne
sahipti ki, bir kitabı bir kere okumakla hıfzına alıyor, işittiklerini olduğu
gibi ezberliyordu. Hafıza durumu daha küçükken dikkatleri çekmişti. Buhârî'nin
varrâkı (kâtibi) Muhammed İbnu Ebî Hâtim şunu anlatır: "Buhârî çocuktu, beraber hadîs derslerine devam ediyorduk. Biz dinlediğimiz hadîsleri
muntazaman yazıyorduk, fakat o yazmıyor, sâdece dinliyordu. Biz bir ara:
"Sen niye yazmıyor, vaktini aylak geçiriyorsun?" diye çıkışmaya
başladık. Israr edince "Çıkarın yazdıklarınızı!" dedi. 15 bin
kadardı, bunlar. O hepsini ezberden okuyuverdi. Biz defterden takip ettik, hiç
eksiği yoktu.
"- Gördünüz mü? Boşa mı gidip geliyor
muşum?" dedi. Biz o zaman anlamıştık ki, kimse ilimde Buhârî'nin önüne geçemeyecek".
Buhârî'deki bu hâfıza ve
zekâ gücünü bazıları belâzur denen bir ilâç içerek elde ettiğine dair dedikodu
yaparlar. Bunun üzerine Muhammed İbnu Ebî Hâtim, yalnız kaldıkları bir sırada
sorar:
"- Hâfızayı güçlendirmek için bir ilaç
var mı?" Buhârî:
"- Bilmiyorum!" dedikten sonra,
kendisine yaklaşıp:
"- Hafıza için kişinin, kendisini
("gayretin yetersiz, öğrendiklerine güvenme!" diye) ithâm etmesinden
ve çalışmaya devamından daha faydalı bir şey bilmiyorum!" der.
Buhârî'nin her gün iki
adet bâdem yediği kaydedilir.
Buhârî'nin Bağdâd
ulemasınca imtihan edilme hâdîsesi onun hâfıza durumu kadar, hadîs sâhasındaki
ilminin genişliğini göstermesi bakımından da son derece ehemmiyetlidir. Buhârî hadîslerinin kıymetini anlamamıza da yardımcı olur ümidiyle özetlemekte fayda
ümîd ediyoruz: Buhârî,
hadîste epeyce bir şöhret kazandıktan sonra Bağdâd'a ilk geldiğinde, Bağdâdlı
âlimler, bu şöhrete hakikaten layık olup olmadığını anlamak, ilim ve hıfzdaki
derecesini ölçmek için hazırlık yaparlar, çok kalabalık ders meclisinde
hazırlıklı on kişi kalkıp onar hadîs sorarlar. Ancak hadîsleri okurken
hadîslerin senedlerini değiştirirler. Böylece her biri, hadîslerini, kendine
ait olmayan bir senedle okur. Buhârî, bunların hepsini sonuna kadar dinler ve
her hadîs okundukça: "Böyle bir hadîs bilmiyorum! " der. Sorular bitince,
birinci hadîsten yüzüncü hadîse kadar, her birinin senedini yerli yerine
koyarak, doğru şekilde rivâyet eder ve "Böyle olmaları lâzım" der. Bu
manzara karşısında Bağdad uleması ilminin genişliği ve hâfızasının kuvvetini
takdir etmekten kendini alamaz.
Hadîs ve rical bilgisini takdir etmede şu
vak'a da zikre şayandır: Nişâbur'da iken, İshâk İbnu Râhuye'nin
meclisinde ders takriri sırasında, İshâk bir hadîs okurken, rivâyette Ata
el-Keyharânî ismi geçer ve sorar: "Keyharân nedir?" Mecliste hazır
bulunan Buhârî cevap verir: "Yemen'de bir köydür. Bu zatı (Ata'yı) Hz. Muâviye
(radıyallahu anh) orada bulunan Sahâbe'den birinin yanına göndermişti. İşte
Ata, o sahâbîden iki hadîs dinledi". Bu cevap üzerine İshâk, Buhâri'ye
hayranlığını şöyle ifâde eder: "Ey Ebu Abdillah sen, sanki insanları (tek
tek) görmüş gibisin".
Mahmûd İbnu'n-Nâzır İbni Sehl der ki:
"Basra'ya, Şâm'a, Hicaz'a, Kufe'ye gittim, bütün âlimleriyle görüştüm. Her
tarafta, ne zaman Muhammed İbnu İsmâil el-Buhârî'nin ismi zikredilmişse onun kendilerinden
üstün olduğunu söylediler." İbnu Hüzeyme: "Şu gök kubbesinin altında
hadîsi Buhârî kadar bilen yoktur" demiştir.
DİNDARLIĞI:
Buhârî, diğer selef
büyükleri gibi dindarlığı ve verâsı ile de tanınmış bir zattır. İlimde olduğu
kadar dindarlıkta da başı çektiğini, Zehebî'den naklen
kaydetmiştik. Ramazan ayında, terâvihten sonra Kur'ân'ın üçte biri ile namaz
kıldığı belirtilir. İbnu
Hibbân, Kur'ân okuyuşunu öyle anlatır:
"Muhammned İbnu İsmâil Kur'ân okuyunca, kendisini öyle kaptırırdı ki artık
kalbi, gözü, kulağı hep onunla meşgul olur, ayetlerde geçen temsiller üzerine
tefekkür eder, haramların, helâllerin idrâkine varırdı". Bu durumu
te'yîden Zehebî'nin kaydettiği bir vak'aya göre, Buhârî, namaz kılarken dayanılmaz
ızdıraplara mâruz kalır. Fakat O, namazını bozmaz. Namazdan sonra anlaşılır ki,
eşek arısı tam 17 yerinden sokmuştur.
MEZHEBİ:
Buhârî itikad'da ehl-i
sünnettir. Ancak îmanı amelden ayırmaz. Ona göre îman, "kavl ve fiildir,
artar, eksilir". Sahîh'inde bu kanaatini âyet ve hadîslerle isbât etmeye
çalışır. Halku'l-Kur'ân meselesi'ne ismi kârışmış ve hocası Zühli, Buhârî'nin
Kur'ân'a: "Mahluk" dediğini ileri sürmüş ise de aslında bu bir yanlış
anlamadır. Ehemmiyetine binaen, bû mevzuyu, Hadîsle İlgili Bazı Meseleler
kısmında genişçe vereceğiz.
Amelde mezhebi hususunda ihtilâf edilmiştir.
Dört sünnî mezheb mensupları, yazdıkları terâcim-tabakât kitaplarında Buhârî'yi
kendilerinden göstermeye çalışmışlardır. Umûmiyetle delilleri, Buhârî'nin
hocaları arasında yer alan şahsiyetlerdir. Zira her mezhebe mensup büyüklerden
hadîs almıştır. Sübkî Tabakâtu'ş-Şâfiyye'de ona yer verirken delili, Buhârî'nin
şeyhlerinden olan: Ez-Za'ferânî,
Ebu Sevr, Kerâbîsî, Humeydî gibi Şâfiî mezhebine mensup kimselerdir.
Ayrıca, fıkhından, Şâfiî görüşe
uygun meseleler de gösterilir.
El-Ferrâ da, Tabakâtu'l-Hanâbile'de yer vermiş, delil olarak, Ahmed İbnu Hanbel'in Buhârî'nin
şeyhlerinden biri olduğunu zikretmiştir.
Keza Buhârî, Mâlikîlere
göre de Mâlikîdir. Çünkü Muvatta'yı Abdullah İbnu Yusuf et-Tinîsî'den ders almıştır.
El-Ahnef: "Buhârî, Hanefî'dir
çünkü, Sahîh'in te'lif edilmesini tavsiye eden üstadı İshak İbnu Rahûye Hanefi'dir"
der.
Meselenin münakaşasına girmeden, şunu
belirteceğiz, Buhârî Hazretlerine: "Mutlak müctehiddir bu mezheplerden hiçbirine mensup
değildir" diyen de olmuştur. Buhârî üzerine kıymetli araştırmalarda bulunan Muhammed Enver Keşmîrî, Buhârî'nin müctehid olduğunu, bazı meselelerde Şafiî veya Hanefi'ye benzemekle, onlardan sayılmayacağını ifade eder. Keza el-Mübârekfûrî de aynen Keşmîrî gibi, tahkîke dayanarak Buhârî'nin müçtehid olduğunu,
herhangi bir mezhebin mukallidi olmadığını söyler.
BUHÂRÎ'NİN EBÛ HANÎFE İLE İHTİLAFI:
Buhârî'den bahsederken,
zamanımızda bu meseleye de yer vermemiz gerekmektedir. Onun için, mevzunun
gerçek mahiyetini kısaca açıklamaya çalışacağız.
Aslında Buhârî ile Ebû
Hanîfe muasır değildir. Çünkü Ebû
Hanîfe 80-150 yılları arasında yaşamıştır. Yani Buhârî hazretleri Ebû Hanîfe (radıyallahu anh)'nin
ölümünden tam 44 yıl sonra doğmuştur. Buna rağmen, aralarında bir ihtilaf söz
konusudur ve bu gerçektir. Pek çok müellif bu meseleye temas etmiş ve bilhassa Hanefîler, İmam-ı Azâm'ı müdafaa için mevzu üzerine eğilmişler, müstakil
eserler vermişlerdir. El-Lübâb'ın sahibi, Abdülgani el-Meydânî ed-Dımeşkî'nin
Keşfu'l-iltibas Ammâ Evredehu'l-Buhârî alâ Bâzı'n-Nâs adlı eseri bu teliflerden
biridir.
Buhârî, Sahîh'inin tam 18
yerinde Ebû Hanîfe'ye hücûm eder.
Ancak hiçbirinde ismen Ebû Hanîfe'yi
zikretmez. Her defasında: "Kâle ba'zu'n-nâs" (âlimlerden biri
demiştir ki) der ve arkadan reddedeceği, tenkîd edeceği fıkhî bir görüş
kaydeder. Âlimler ittifakla "Ba'zu'n-nâs" tâbiriyle Ebû Hanîfe'nin kastedildiğini
belirtirler.
Terâcim kitapları, umumiyetle Buhârî'nin,
Ebû Hanîfe'ye cephe almasında Nuaym
İbnu Hammâd el Mervezî'nin müessir olduğuna dikkat çekerler. Bu zat, Buhârî'nin
sohbetine katıldığı kimselerden biridir. Başlıca hususiyeti de, Ebû Hanîfe'ye karşı beslediği aşırı
taassubudur. Çünkü kendisi ehlü'l-hadîstir, sünneti takviye için hadîs bile
uydurmaktadır. Ebû Hanîfe ise ehl-i
rey bilinmektedir. Bu sebeple Nuaym, Ebû
Hanîfe aleyhinde şenî yalanlar uydurmaktan çekinmemiş ve Buhârî'ye
bu meselede müessir olabilmiştir.
Buhâri'deki Ebû Hanîfe husûmetinin sebebiyle ilgili
bu açıklamaya, başka makul izahlar da yapılmıştır. Bunlardan birine göre, Buhârî ilmî seyahatlerden Buhârâ'ya dönünce, oradaki Hanefi olan âlimler kendisini kıskandı. Hatalı bir fetvasını bahâne
ederek onun Buhârâ'dan sürülmesini sağladılar. Bu işin başında, Buhârî'nin
talebelik arkadaşı olan Ebu Hafsı's-Sağîr el-Buhârî baş rolü oynamıştır. Ebu
Hafsı's-Sağîr Mâverâünnehir'de Hanefiye
şeyhidir. Kendisine karşı bed muâmelede bulunanlara karşı kırılmış olan Buhârî Hazretlerinin bir insan olarak hissiyata kapılıp Hanefilere kırıldığı, Ebû
Hanîfe'ye karşı taassuba düştüğü ifâde edilir.
Bir başka yoruma göre, Buhârî, kendisinde hadîs ve eser
galebe çalan bir fakîhtir, nazarında iman kavl ve amelden ibârettir, artar ve
eksilir. Ebû Hanîfe ise kendisinde
fıkıh ve rey galebe çalan bir muhaddistir. Bunun nazarında iman, kalb ile
tasdik, dil ile ikrârdır, artmaz ve eksilmez. Farklı görüşlere mensub bu iki
zümre arasında ihmal edilemiyecek açıklık meydana gelmiş, cedelleşmeler
olmuştur. Binâenaleyh, Buhârî Hazretleri de bu görüş ayrılıkları
sebebiyle, ehl-i rey'den olan Ebû Hanîfe'ye
karşı taassuba düşmüş olmalıdır.
Bu yorumun haklılığını kavramak için Ahmed İbnu Hanbel'in şu sözünü kaydetmede
fayda var. Der ki: "Biz ehl-i reyi, onlar da bizi durmadan lânetlerdik. Bu
hal Şâfiî'nin gelmesine kadar devam
etti. O gelince aramızı bulup bizi kaynaştırdı."
BUHARA VALİSİ İLE ANLAŞMAZLIĞI:
Buhârî'nin burada kayda
değer bir menkıbesi Buhâra Vâlisi ile arasında çıkan anlaşmazlıktır. Selef
büyüklerinin ilmin izzetini korumak, siyasetçilere müdâhene etmemek hususunda
nasıl hassas davrandıklarını, bu yolda nice sıkıntılar çektiklerini göstermek
için bu anlaşmazlık da güzel bir örnektir. İbret alınması için kaydediyoruz:
Terâcim kitaplarının kaydettiği üzere,
Nişabur'dan kendi memleketi olan Buhâra'ya gelen âlimimiz, muhteşem bir
merasimle karşılanır. Şehrin bir fersah dışında çadırlar kurulur, beklenir.
Geldiği zaman üzerine altın ve gümüş paralar saçılır. Alimler başta bütün halk
etrafını sarar, hadîslerini dinlerler. Mescid'de, evinde durmadan hadîs rivâyet
eder. Dersleri büyük bir ilgi ile tâkip edilir.
Bir ara Buhârâ Vâlisi Hâlid İbnu Ahmed de
alâka gösterir. İlminden istifade etmek ister, ama hususî şekilde. Buhârî Hazretlerine elçi göndererek "kitaplarını alarak saraya gelmesini, onları
kendisine ve evladlarına hususî şekilde tedrîs etmesini" bildirir. Buhârî,
bu teklife "ilim ve hilm evine gelinir" diyerek, ilmin kimsenin
ayağına gitmediğini, tâlibin ilmin bulunduğu yere koşması gerektiğini ihsas
eder. Bunun üzerine, Vali, elçisini ikinci sefer yollayarak, evladlarına,
başkasının katılmayacağı hususî bir ders programı uygulamasını taleb eder. Buhârî Hazretleri, buna da menfi cevap verir: "Ben dersime bazılarını alıp,
bazılarını da almamazlık edemem".
Hâdiseyi anlatan -Hatîbu'l-Bağdadî'nin- bir
başka rivâyetine göre, Buhârî'nin Buhâra Valisi'ne cevabı şöyledir:
"Ben ilmi zelil kılamam (ayağa düşüremem), onu (ümerânın) kapılarına,
sultanlara götüremem. Şayet ilme ihtiyaç duyuyorsan, mescidimdeki veya evimdeki
derslerimde hazır bulun. Söylediğim şartlarda derslerimin devamını istemiyorsan
sen Sultan'sın, yetki sâhibisin, beni ders vermekten menedebilirsin (Ben ya
dediğim gibi derslerime devam ederim ya da dersi terkederim). Bu da bana Allah
nezdinde, kıyamet günü dersi kesişim hususunda bir özür olur. Ben ilmi kendi
arzumla kesmem. Çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Kim kendine
ilimden sorulur, o da gizler, söylemezse kıyamet günü ateşten bir gemle
gemlenir" buyurmuştur".
Vali ile aralarındaki îhtilâfın sebebi bu
idi.
Vali, Buhârî Hazretleri'ne karşı husumeti devam ettirir
ve aleyhinde değerlendirecek fırsatlar kollarken, Nisâbur'dan Muhammed İbnu
Yayha ez-Zühlî'nin aleyhteki mektubu gelir. Zühlî, maalesef, Buhârî'yi Nisâbur'da gözden düşürmek, orayı
terketmek mecburiyetinde bırakmakla yetinmemiş, sağa sola, civar vâli ve
ulemâya da Buhârî'nin
îtizâl ettiğine ve Kur'an'a mahlûk dediğine dair ihbar mektupları yazmıştı. Bu
mektuplardan biri de Buhâra Valisine gelmişti.
Vali bu fırsatı değerlendirerek, halkın Buhârî'ye
olan teveccühünü kırmak, derslerinden yüz çevirmelerini sağlamak istedi. Ancak
halkın hürmetini, alâkasını kıramadı. O Buhâra'nın merkez camiinde ilim
meclislerine devam ediyordu.
Vali otoritesini, makamın verdiği selâhiyeti
kullanarak onu yasaklamaya, Buhârâ'dan çıkarmaya azmetti. Buhârî, orayı terkederek, Buhâra ile
Ceyhun arasında Buhâra'ya bir merhale mesafedeki Beykent'e, oradan da iki üç
fersah uzaklıktaki Hartenk denen köye geçmek zorunda kaldı. Rivayete göre
oradan çıkarken, kendisiyle uğraşanlara bedduada bulundu. Bir ay geçmeden başta
Hâlid İbnu Ahmed olmak üzere her biri, çoluk çocuklarıyla çeşitli musîbetlere
dûçar oldular.
VEFATI:
Buhârî, hicrî 256 yılında
vefat etmiştir. Buhâra'ya geldikten sonra, yukarıda anlattığımız üzere Buhâra
Valisi Hâlid İbnû Ahmed'le arasında çıkan tatsızlık sonunda, Vali, Buhârî'nin
şehri terketmesini emreder. Buhârî kendisine bu zulmü yapanlara beddualar
ederek Buhâra'yı terkeder ve Semerkant'ın bir köyü olan Hartenk'e gelir, orada
bulunan akrabalarının yanına yerleşir. Bir gece, gece namazından sonra "Ya
Rab yeryüzü bütün genişliğine rağmen bana daraldı, beni yanına al" diye
dua eder. Bu duadan bir ay geçmeden ruhunu Râbb-i Kerîmine teslim eder.
Anlatıldığına göre, ölümünden önce Semerkant
ahâlisinden ısrarlı dâvet alır, oraya gelmesini isterler. Buhârî müsbet cevap verir, yola
çıkmak üzere hazırlıklarını tamamlar, hayvanına binmek üzere yirmi adım kadar
atar, ama mecalinin kesildiğini görünce yatağına geri döner ve bir cumartesi
gecesi, Ramazan bayramı gecesinde vefat eder.
Kabrine konduğu zaman, kabrinden miskden daha
hoş bir koku çıkmaya başlar, bu hal günlerce devam eder. Halk kabre üşüşerek
toprağından birer parça yağmalamaya başlar. Bunu önlemek maksadıyla kabrinin
üzerine tahta parmaklık örülür.
Abdu'l-Vâhid İbnu Âdem et-Tavâsî, Buhârî ile ilgili şu rüyayı anlatır: "Rüyâmda Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ı gördüm. Ashabından bir grup etrafında olduğu halde bir yerde sabit
duruyordu. Kendisine selam verdim. Selamıma mukabelede bulundu. "Ey
Allah'ın Resûlü burada niye duruyorsunuz?" diye sordum. "Muhammed
İbnu İsmâl'i bekliyorum!" dedi. Aradan birkaç gün geçmişti ki, Buhârî'nin
ölüm haberi geldi. Hesab edince Buhârî'nin, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı
rüyamda gördüğüm anda ölmüş olduğu ortaya çıktı".
Buhârî öldüğü zaman 62
yaşında idi. Allah rahmetini bol kılsın. Buhârî'nin hayatı ile ilgili açıklamaları burada
tamamlarken, çocukluğu ile ilgili bir menkıbesini kaydedelim: Hayatını anlatan
kitaplarda geldiği üzere, Buhârî çocukken gözlerini kaybeder. Annesi
günlerce yalvarır, dualar eder. Derken bir gün rüyasında, Halîlurrahmân Hz.
İbrahim (aleyhisselam)'i görür. Kendisine: "Ey kadın, Allah, senin
yaptığın duaların çokluğu sebebiyle, oğlunun gözlerini geri verdi" der.
Annesi uyanınca, oğlu Muhammed'in gözlerine tekrar kavuştuğunu görür.
Buhârî'den bahseden
rivayetler, kendisinin de, annesinin de mücâbu'd-da've yani duaları makbul
kimseler olduklarını kaydederler.
TE'LİFATI:
Buhârî, erken yaşta büyük
bir şevkle ilim tahsiline çıktığı için erken yaşta eser vermeye başlamıştır.
Kendisi: "18 yaşına basınca Sahâbe ve Tâbiî'nin fetva ve sözlerini,
Ubeydullah İbnu Musâ devrinde yazmaya başladım. Bundan sonra da et-Târîh'i,
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kabr-i şeriflerinin yanında, mehtaplı
gecelerde te'lif ettim" der.
Buhârî, az sonra
tanıtacağımız es-Sahîh'i ile daha çok tanınmış ise de, onun son derece
ehemmiyetli başka eserleri de vardır. Rical üzerine yazdığı et-Târîhu'l-Kebîr
bunlardan biridir. Keza et-Târîhu'l-Evsat, et-Târîhu's-Sağîr,
el-Edebü'l-Müfred, Ref'u'l-Yedeyn fi's-Salât, Hayru'i-Kelam fi'l-Kırâât
Halfe'l-İmâm, Birru'l-Valideyn, et-Tefsîru'l-Kebîr li'l-Kur'ân, Halku
Ef'âli'l-İbâd, Kitâbu'l-İlel fi'l-Hadîs, Kitâbu'l-Müsnedi'l-Kebîr,
Kitâbu'l-Vühdân, Kitâbu'l-Mebsut vs. başka kitapları da vardır.
BUHÂRÎ'NİN SAHİH'İ:
Kısaca müellifine nisbet ederek Buhârî diye bilinen Câmi'u's-Sahîh'in tam adı: El-Câmi'u's-Sahîh el-Müsned min Hadîsi
Resûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem ve Sünenihî ve Eyyâmihi'dir.
Hocası İshak İbnu Râhuye'nin:
"Biriniz sahîh hadîsleri müstakil muhtasar bir kitapta cemetse"
tavsiyesi üzerine yola çıkan Buhârî, Sahîh'ini 16 yılda; 600 bin hadîsten
seçerek vücuda getirmiştir. Firebrî'nin rivâyetine göre, herhangi bir hadîsi
Sahîh'e dahil etmezden önce yıkanıp iki rekat namaz kılan Buhârî, Allah'a istihârede bulunup
mânevî bir işâret aramış, ondan sonra hadîsin sıhhatine hükmetmiştir. "Bu
şekilde sıhhati nazarında sübût bulmayan hiçbir hadîsi Sahih'e almadım"
der. Es-Sahîh'in bu şartlar altında tebyîz'i Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın kabr-i şerifleriyle, minberi arasında gerçekleşir.
Buhârî, eserini
tamamlayınca Ahmed İbnu Hanbel, Yahya İbnu Mâin, Ali İbnu'l-Medînî gibi devrinin üstadlarına arzeder. Bunlar, rivâyete
göre, dört tanesi hariç bütün hadîslerin sıhhatinde ittifak edip, takdirlerini
ifâde ederler. Zehebî: "Buhârî'nin el-Cami'u's-Sahîh'i, Kitabullah'tan
sonra Kütüb-i İslâmiye'nin en kıymetlisi, en üstünüdür. Bir kimse onu dinlemek
için bin fersahlık mesâfeye yolculuk yapsa, bu zahmete değer, seyahati boşa
gitmez" der. Buhârî, sağlığında, lâyık olduğu takdir ve hürmeti
gören âlimlerdendir. Müslim, ona karşı son derece hürmetkârdı.
Halku'l-Kur'ân meselesindeki yanlış anlama sonucu Zühlî ile Buhârî arasında çıkan tatsızlık sırasında, herkes Buhârî'nin meclisini terkederken, ondan ayrılmayan
iki kişiden biri Müslim idi. Rivâyete göre, Buhârî'nin huzuruna her girişinde:
"Müsaade et ayaklarını öpeyim ey hadîs hastalıklarının doktoru, ey
muhaddislerin şeyhi" derdi. Bağdadî, Zühlî'nin tutumu sebebiyle Buhârî ile Zühlî arasındaki hâdîse çıkıncaya kadar Müslim'in
Buhârî'yi
desteklediğini, ondan sonra bunların arasına da soğukluk girdiğini belirtir.
Eser, te'lîfinde müellifin takip ettiği
titizlik sebebiyle en sahih hadîsleri cemederek, bütün ümmetin icmaya yakın bir
ittifakla tam bir güvenine mazhar olmuş, "Kur'ân'dan sonra ikinci
Kitap" olma şerefini kazanmıştır. Öyle ki, musîbet ve belâlara karşı,
tıpkı Kur'ân gibi teberrüken okunması bile müesseseleşmiştir. Sağlam bir
senetle Buhârî'nin
kendisinden şu rivâyet anlatılmaktadır: "Bir gece rüyamda Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ı gördüm. Ben önünde durmuş, elindeki yelpaze ile
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı sineklerin tâcizinden koruyordum. Bunun
mânasını bir tabirciden sordum. Bana: "Sen Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ı kizbe karşı müdafaa edeceksin" diye yordu. Beni, el-Cami'u's-Sahîh'i
te'life sevkeden bu rüya oldu."
Eserin ehemmiyet ve makbuliyetini anlatma
zımnında Ebu Zeyd el-Mervezî'den şu rivâyet kaydedilir. Ebu Zeyd demiştir ki:
"Ben, birgün Rükn ile Makam arasında uyuyordum. Rüyamda Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'i gördüm. Bana: "Ey Ebu Zeyd, ne zamana kadar
benim kitabımı değil de Şâfiî'nin
kitabını tedrîs edeceksin?" dedi. Ben: Ey Allah'ın Resûlü senin kitabın
hangisi? diye sordum. "Muhammed İbnu İsmâil'in Camiî" dedi."
ÜSTÜNLÜK SEBEBİ:
Sahîh-i Buhârî'yi diğer kitaplara üstün kılan tarafı Buhârî'nin
bir rivâyetin sahîh olması için, âlimlerin koştuğu şartlarda hiç tâviz
vermemesidir. Adalet, zabt, şöhret bütün âlimlerin müşterek şartı ise de, Buhârî bu meselelerde tavizsiz olmuştur. En bâriz davranışı da lika meselesinde ortaya
çıkar. Yani, Buhârî'ye
göre bir hadîsin sahîh olabilmesi için, senette yer alan bütün râvîlerin adalet
ve zabt yönleriyle mükemmel yâni sika (güvenilir) olması yeterli değildir. Bu
râvilerden her biri hem kendisinden hadîs rivâyet ettiği hocası durumundaki
zatla fiilen karşılaşmış hem de kendisinden hadîsi rivâyet eden talebesi
durumundaki zatla fiilen karşılaşmış olmalıdır. Lika denen bu karşılaşmalar da
âlimlerce bilinmiş olmalıdır. Bilinmeyen, zanda kalan karşılaşmalar Buhârî için karşılaşma sayılmaz, böyle bir durum ona göre ınkıta, kopukluk ifâde eder.
Şu halde, durumu bu olan hoca-talebeden yapılan mu'an'an rivâyet mevsul değil
munkatı'dır, yanî kopukluk vardır. Senette ınkıta ise zayıflık sebebidir.
Dolayısıyla böyle bir hadîs Buharî'ye göre sahîh değildir. Halbuki, Müslim,
ileride kaydedeceğimiz üzere, hadîsin sahîh olması için "lika"yı şart
koşmamış, üstelik, Mukaddime'sinde, bu şartı koşmayı bid'at olarak tavsif
etmiştir.
Şu noktayı da belirtmemizde fayda var: Buhârî'de
görülen bir hususiyet olarak sunduğumuz lika şartını bazı âlimler mümârese
kelimesiyle ifade eder. Ricâl taksimatıyle ilgili olarak kendisinden
bahsettiğimiz Hâzimî bunlardan biridir. Hattâ Hâzimî, mümârese'yi
açıklarken tûlu'l-mülâzeme tâbirine yer vererek uzun müddet beraberlik'i
zikreder, bâzılarında hazerde ve seferde bile berâberlik'in tahakkuk ettiğine
dikkat çeker.
HADÎSTE METODU:
Buhâri, ulemânın bu
takdirlerine boşa mazhar olmamıştı. "Hâfızada âyetti" denecek hafıza
gücüne, onun meselelere nâfiz zekâsı, hadîs uğrunda yorulmak bilmez gayreti
inzimâm etmişti.
Araştırıcılar, Buhârî'nin hadîs metodunu tahlil
edince, onun şu hususlara ehemmiyet verdiğini görmüşlerdir.
1- Sened,
2- Senedde yer alanların durumları,
3- Metin,
4- Metnin ihtiva ettiği mefhumun
"asıl"ları.
Yâni, hadîsin sahîh olması için senedde bir
kısım şartlar aramaktadır. Bu şartlar çoğunlukta râvilerin ahvâliyle ilgilidir.
Râviler Buhârî'nin
aradığı şartları kemâliyle taşımazsa o hadîsi kitabına ya hiç almamakta veya
muallak olarak almaktadır.
Metnin alınmasında merfu olması esastır. Bir
bâbta aradığı şartları taşıyan merfu hadîs yoksa mevkuf ve maktu olanları
almakta, ancak bunlar için "asıl" araştırmaktadır.
"Asıl"dan maksad o mefhumu öz olarak ifâde eden âyet ve
müsned-sahîh-hadîs'tir. Bu cümleden olarak, her bir mevkuf ve maktu hadîsin
mutlaka âyet ve sahîh-müsned-sünnet'te bir aslını bildiğini kendisi ifâde
etmektedir: "Sana, Sahâbe ve Tâbiîn'den bir hadîs getirmişsem, onların
çoğunun doğumunu, vefâtını ve yaşadığı yerini bilirim. Ayrıca, Sahâbe ve Tâbiîn'den
bir hadîs rivâyet etmişsem, onun için yanımda mutlaka, Kur'an veya (sahîh)
sünnetten hıfzettiğim bir asıl vardır".
RAVİ'NİN AHVALİ:
Buhârî, râviler hakkında
tesebbütün gerçekleşmesi için ezberlediği hadîslerde adı geçen bütün raviler
hakkında: Nesebi, memleketi, yaşadığı asrı, şeyhleri, doğum ve ölüm târihleri,
haklarında söylenenler hususlarında bilgi sâhibi olurdu. Hadîs rivâyet eden bir
şeyh duyacak olsa, ona seyahat eder önce hakkında bilgi toplar ondan sonra
hadîsini alırdı. Buhârî bu şartlarla 1080 kişiden hadîs yazmıştır. Bunların
hepsinin de sâhib-i hadîs olduğu belirtilir. Tirmizî, Buhârî'nin rical bilgisini te'yîden
şunu söyler: "Ne Irak'ta ne de Horasan'da Buhârî kadar ilel ve târik bilen,
senedleri hakkıyla tanıyan bir başkasını görmedim." Raviler konusunda
ilminin genişliğini kendisinden yapılan şu açıklama da te'yîd eder:
"Birgün, Enes (radıyallahu anh)'ın ashabını (kendisinden hadîs rivâyet
edenler) düşündüm, birden üçyüz kişi aklıma geldi". Ebu'l-Ezher de şunu
anlatır: "Semerkant'ta hadîs tahsîliyle meşgul 400 kişi vardı. Bunlar yedi
gün aralarında toplantılar yaparak Buhârî'yi hadîs hususunda şaşırtmak için plân
hazırladılar. Şâmî senedleri Irâkîlere, Irâkî isnadları Şâmî isnadlara,
Haram'ın isnadlarını Yemen'in isnadlarına katıp karıştırdılar. Ama nâfile, ne
metinde ne senette ona tek bir aksama nisbet edemediler."
SAHÎH-İ BUHÂRi'NİN
TERTİBİ:
Buhârî, hadîs kabûlünde
tâkip ettiği şartlarda husûsiyet arzettiği gibi eserini tertipte takip ettiği
tarzda da husûsiyet arzeder. Tirmizî, Nesâî, Ebu Dâvud gibi daha başka alimler de aynı
tertibte gitmeye çalışsalar da Buhârî bir kısım husûsiyetlerini korur.
TERTİBDE FIKHÎ GAYE: Buhârî'de kitabın tertibine yön veren husus,
öncelikle babları tanzîmdeki gâyedir. O, bâblarda fıkıh yapmak ister. Ulema
arasında mâlum ve müsellem olan fıkhî hükümleri önce bâb başlığı hâlinde beyân
eder, sonra bu hükümlerin -varsa- Kur'ânî delillerini ve kendi şartlarına göre
sahîh olan hadîslerden delillerini serdeder.
Hemen kaydedelim ki, Buhârî, "Bab başlıklarında
fıkıh yapar, fıkhî hüküm beyan eder" derken "fıkıh" kelimesiyle
bugünkü kullanılan mânâda, dinî meselelere veya, muâmelâta giren hükümleri
anlamayacağız. Aksine usûle, furu'a, zühde, edebe temsîle vs... Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın hadîslerinde yer verdiği her konuya giren
hükümleri, meseleleri anlayacağız.
HADÎSLERİN TEKRARI:
Hadîsler, bablara, öncelikle fıkha delîl
olarak konduğu için, kitap içerisinde tekrar edilir. Çünkü hadîslerde
çoğunlukla birden fazla hüküm vardır. Hattâ bâzan Buhârî bir hadîste, çok zâhir
olmayan bir hüküm, bir irtibat sezerek, hadîsi, hiç ilgisi yok gibi görülen bir
babta zikredivermiştir. Buhârî'nin bu prensibini bilen şârihler o gâmız
irtibatı bulmak için çok mâhir ve dakîk izahlara, tevillere yer verirler.
Buhârî, hadîsleri müteâkip
bablarda tekrar ederken, her seferinde, aynı hadîsin bir başka veçhini, bir
başka tarîkini koymaya gayret eder. Öyleyse hadîs tekerrür ettikçe, hadîslerin
o vecihlerinde -gerek senet ve gerek metin yönüyle- bazı farklılıklar, yâni noksanlıklar
veya ziyâdeler ihtiva ederler. Bu durumda bir Buhârî hadîsini tamamiyeti
içerisinde görebilmek için, hadîsin tekerrür ettiği diğer bâbların hepsini
bilmek gerekecektir. Bu da müşkilatlı bir iştir.
Buhârî'nin tekrarlarıyla
ilgili olarak bilinmesi gereken bir diğer husus şudur: Buhârî tekrar yaparken, senedi
değiştirdiği gibi, metnin de yeni babı ilgilendirmeyen kısmını imkân nisbetinde
atar, yani hadîste takti'e yer verir. Kastalânî bu konuyla ilgili açıklamayı
şöyle sürdürür:
"...Metin kısa ve metnin şâmil olduğu
kısımlar birbirine murtabıt olarak birkaç hükme şâmil iseler, -hadîsi bölmenin
zorluğuna binâen- aynen tekrâr eder. Bu durumda, hadîsin değişik bir tarîki
varsa o tarîkle sevkeder. Böylece aynı hadîsin değişik tarîklerini vererek onu
takviye etmiş olur. Bâzan, hadîsin tek bir tarîki vardır, başka
tarîki yoktur, bu durumda bizzat hadîste
tasarrufta bulunarak bir yerde mevsul, bir yerde muallak olarak tahrîc eder.
Bazen hadîsin tam metnini, bazen kaydettiği babta lâzım olan bir tarafını
zikreder. Eğer metin birkaç cümleye şâmil ise, ve bunların birbiriyle irtibatı
da yoksa -uzunluktan kaçınmak için- bu cümlelerden herbirini müstakil bir babta
zikreder... Buhârî,
Sahîh'inde hiçbir hadîsi metin ve senedi ile aynen tekrâr etmek istememiştir.
Bu çeşit tekrarlar çok azdır ve arzusunun hilâfına vâki olmuştur".
Kastalâni, bu açıklamayı sunduktan sonra
aynen tekerrür eden hadîslerini kaydeder ki bunlar 21 adettir.
BAB BAŞLIĞI: Buhârî'de, tercüme (cem'i-terâcim'dir) de denen
bâb başlığı nerdeyse müstakil bir konudur. Çünkü müstesna bir ehemmiyet taşır. Buhârî'nin
orijinal yönlerinden biri bab başlıklarıdır. Buhâri, bu başlıklarda fıkhını
ortaya kor.
Buhârî'nin Sahîh'inde 3730
bab mevcuttur. Bu bâbların başlıklarında, pek nâdir istisnalar dışında(1).
mutlaka bir meseleye temâs eder. Bu mesele ya cezm halindedir, kesin bir hüküm
taşır, ya da cezm yoktur ihtimal taşır. Kesin hükme, ulemânın ittifak ettiği
meselelerini işlerken yer verir. İhtimalli ifâdeye de münâkaşalı bahislere
girerken yer verir. Meselâ, Kitâbu'l-İmân'da geçen: "Duânız İmânınızdır
Bâbı" birinciye misaldir. Keza Kitabu'l-İlim'de geçen: "İlmin
Yazılması Bâbı" da ikinciye misaldir. Burada kesin bir hüküm yok, zira
ulemâ bu konuda münakaşa etmiştir.
Buhârî'nin babları ve
tercümeleri (bab başlığı) ile ilgili olarak beyân edilen hususiyetlerden bir
kısmı şöyledir.
1-Bâzı tercümeleri açıktır, ne maksadla
başlık atmışsa, buna uygun hadîsler kaydedilmiştir.
2-Bazan tercüme, arkadan kaydedilecek hadîsin
lafızlarını aynen ihtiva eder.
3-Tercüme, aşağıda kaydedilecek hadîsin
sözlerinden bir kısmıyla teşkîl edilir.
------------
37) Az ileride belirteceğimiz üzere Buhârî,
bazan: "Babun" dedikten sonra başka bir ifadeye yer vermez. Belki
zamanla uygun bir tercüme koyacaktı, ömrü vefa etmediği için bunlar eksik
kaldı.
4- Bâzan hadîste geçen kelâmdan kastedilmiş
olan mânayı açıklar mâhiyette bir tercüme konur. Bu tercüme ile hadîs vuzûh
(açıklık) kazanır.
5- Bâzan, hususî bir hadîs için, umumî mânada
bir tercüme konulur. Böylece tercüme, hadîs için bir nevi te'vîl hizmeti görür
ve burada, tercüme fakîh'in: "Bu hadîs-i hâs'dan murad, (hususî değil)
âm'dır" sözünün yerine geçer. Bununla da -câmi bir illetin mevcudiyeti
sebebiyle- başvurulacak kıyası ihsâs eder.
6- Bazan da âm bir hadîs için hâs (hususiyet
ifâde eden) bir tercüme gelir.
7- Bazan tercümenin lafzını kaydeder, arkadan
bir âyet veya -müsned bir hadîs değil- bir eser kaydeder. Sanki, böylece:
"Bu babta şartıma uygun bir rivâyet yok" demek ister.
8- Bazan da, şartına uymayan bir hadîsi
tercüme olarak kaydeder. Babta da ona şâid olacak şartına uygun bir hadîs
koyar.
9- Bazan bir ayetle başlık (tercüme) açar,
sonra hadîs kaydeder.
10- Bazan tercümeyi soru tarzında yapar:
"Falan şey olur mu? Babı" gibi. Burada iki ihtimalden birine
yönelmez. Maksadı da, bu hükmün sabit olup olmadığını beyan etmektir.
Vs. burada da, mevzuyu uzatmamak için, bu
kaydedilen bab başlıklarıyla ilgili örnek vermekten sarf-ı nazar ettik.
BUHÂRÎ'DE HADÎS MİKTARI: İbnu
Hacer el-Askalânî'nin
Fethu'l-Bâri'nin Mukaddimesi olan Hedyü's Sârî'de yaptığı sayıma göre, Buhârî'nin
Sahîh'inde, mükerrer olanlar dâhil 7397 mevsul hadîs mevcuttur. Muallak ve
mütâbaatlar buna dâhil değildir. Muallak hadîsler ise 1341 tanedir. Bunlardan
160 tanesinin sahîh'te senedi mevcut değildir. Mutâbi olarak kaydedilen ve
ihtilatlarına dikkat çekilenler ise 344'dür. Mükerrer olmayan mevsullerin
sayısı da 2602'dir. Böylece mevsul, muallak, mükerrer ve mütâbî bütün
hadîslerin sayısı cem'an 9082'dir. İbnu
Hacer mevkûf ve maktu rivâyetlerin
sayısını vermez.
Sahîh-i Buhârî, ayrıca 9 cilde, 97 kitaba (ana bölüm) ve
3730 bâba ayrılmıştır.
BUHÂRÎ'Yİ TENKİD:
İslâm âlimleri, Buhârî'yi
kazandığı şöhrete bakarak tenkîd dışı tutmamışlardır. Tâ bidâyetlerden beri bir
kısım râvî ve hadîslerinin zayıf olduğu sıhhat şartlarına uymadığı ileri
sürülmüştür. Bunu ilk yapanlardan biri tenkidcilikte teşeddüdüyle şöhret yapmış
olan Dârakutnîdir (v. 385). İbnu Kayyîm el-Cevzîyye de bir hadîsin mevzu
olduğunu iddia etmiştir. Ancak, diğer İslâm alimleri, bu iddiaları
cevaplandırarak vaz' ve hatta zayıflık iddialarını reddederler.
Buhârî'ye yöneltilen
tenkîdlerin mahiyetini ve onlara verilen cevaplarla ilgili bir kısım teferruatı
Sahîheyn'i Tenkîd bahsinde az ilerde işleyeceğiz. Burada, Buhârî hakkında yapılan tenkitlerle
ilgili olarak İbnu Hacer'in yaptığı bir açıklamadan kısa bir iktibas
yapacağız. Hedyü's-Sârî'de şunları söyler: "Buhârî ye yöneltilen illet
iddialarının hepsi de hadîsi cerh edici mâhiyette değildir. Aksine çoğunluğuna
verilecek cevap pek açıktır ve bu kısım cerh'ten berîdir. Bir miktarına da
cevap verilecek durumdadır. Az bir miktarına cevap vermekte zorluk var. Kim,
tenkîde uğrayan bu hadîslere müracaat eder ve bunlara yöneltilen tenkîdlere
muttali olursa, şu gerçeği görür: Bu tenkidler Sahîh'in özüne temas etmemekte,
şeklî bir tenkid olmaktadır. Ulemâyı bu tenkîdlere sevkeden husus da, onların
titizlikteki aşırılıkları ve dinî meseleler karşısındaki uyanıklıklarıdır.
Sözgelimi, mürsel görünmesine rağmen, gerçekte mevsul olan ve mevsul muâmelesi
gören bir hadîsin mürsel olduğunu söylemeleri gibi".
Hülâsa, Buhârî'nin râvilerine olsun, hadîslerine olsun
tevcih edilen tenkidler, Sahîh'in ilmî değeri hususunda ulemânın icmâına,
Cumhûr'un da Kur'ân'dan sonra gelen en sahîh kitap olduğu husûsundaki
ittifakına zarar verecek mahiyette değildir. Sahîh'de yer alan her bir hadîsin
kesin ilim ifâde edip etmiyeceği hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. İbnu
Salâh: "Kesin ilim ifâde eder" demiştir. Nevevî buna itiraz etmiş,
"sıhhatte en üst derecede de olsa kesin ilim değil, zan ifâde eder"
demiştir. Cumhur'un görüşü de budur.
BUHÂRÎ'NİN NÜSHALARI: Buhârî'nin
sağlığında ermiş olduğu şöhret sebebiyle, Sahîh'ini 90 binle ifâde edilen büyük
sayıda kimse kendisinden dinleme fırsatı bulmuştur. Bunlar arasından bin
kadarının Sahîh'i dinlemekle kalmayıp rivâyet de ettiği yine kaynaklarda ifade
edilir. Ancak bunlardan beşi ismen bilinmektedir: Muhammed İbnu Yûsuf
el-Firebrî (v. 320), İbrahim İbnu Ma'kıl en-Nesefî (v. 194), Muhammed İbnu
Hârun el-Hadramî, en-Nesevî (v. 290), Mansur İbnu Muhammed el-Bezdevî (v. 329)
ve el-Hüseyin İbnu İsmail el-Mehâmilî (v 330).
Bunlardan ilk ikisi müteâkib asırlarda
çeşitli çalışmalara kaynak yapıldığı, şerh vs. çalışmalarına esas kılındığı
halde diğerleri çabucak unutulup gitmiştir. Buhârî'nin bu iki nüshası arasında
bazılarınca mübâlağalı şekilde büyütülen, bazılarınca da pek mühim sayılmayacak
farklılıklar vardır.
NESEFÎ NÜSHASI: Yedinci asra kadar, âlimlerce ilgi gösterilen
nüshadır. Buhârî üzerine yapılan ilk çalışmalarda bu nüsha esas alınmıştır. İlk Buhârî şârihi Hattâbî (Ebu Süleymân Hamd İbnu Muhammed (v. 388), eseri olan
İ'lâmu's-Sünen'i, Ebu Nuaynı el-İsfehânî (v. 430), el-Müstahrec ala Sahîh-i'l-Buhârî'yi,
Humeydî (v. 488) el-Cem'u Beyne's-Sahîheyn'i hazırlarken hep Nesefî nüshasını
esas almışlardır. Bazı bahislerde Firebrî daha mufassal ve gereksiz bâzı
tekrarlar ihtiva ettiği halde, Nesefî bunlardan sâlim ve özlüdür. Firebrî'de
muhtelif yerlere dağıtılan filolojik unsurlar Nesefî'de en uygun yerde bulunur.
Bâzı müşkillerin çözümü Nesefî'yi doğrulamaktadır. Şunu da belirtelim ki,
Sahîh'i, Firebrî'den dokuz kişi rivâyet ettiği halde, Nesefî'den iki kişi
rivâyet etmiştir.
Yedinci asra kadar birinci derecede rağbet ve
alakaya mazhar olan en-Nesefî nüshası, bu asırdan sonra itibar makamına geçen
el-Firebrî nüshası karşısında sahneden tamamen çekilecek, Buhârî'nin Sahîhi üzerine yapılacak
bütün şerh, ricâl, ihtisar, zevâid vs. çalışmalarında Firebrî nüshası esas
alınacaktır.
Nesefî nüshası'nın yedinci asırda şöhretten düşmesi,
usûl-i hadîs ilminin gelişmesi ve oturmasıyle izah edilmektedir. Bu ilim,
müstekâr bir hâl alınca herkesçe bilinen bir kaidesi şu olmuştur: "Sema
yoluyla tahammül edilen, yani hocadan öğrenilen, rivayeti için izin istihsâl
edilen) bir hadîs veya bir kitap, icâzet yoluyla tahammül edilen bir hadîs veya
bir kitaptan daha kıymetli, daha üstündür". Öte yandan bilinmektedir ki,
en-Nesefî nüshası, büyük ekseriyeti Buhârî'den sema yoluyla alınmış olsa da sondan
cüz'î bir kısmı icâzet yoluyla alınmıştır. Buna karşılık Firebrî nüshası
birincisi 248, ikincisi de 252'de olmak üzere iki kere semâ yoluyla Buhârî'den
alınmıştır.
İşte tamâmının, doğrudan Buhârî'den iki defa alınmış olma
durumu, yedinci asırdan sonra Firebrî nüshasının şöhret-şiâr olmasında müessir olmuştur
denmektedir. Ancak Firebrî nüshasından istinsah edilen ve aralarında bâzı
farklılıklar ortaya çıkan muhtelif nüshaların büyük bir dikkatle Yûnînî (v.
701) tarafından birleştirilerek tek nüsha hâline getirilmesinin de bu meselede
müessir olduğu kabul edilmektedir.
YÛNÎNÎ TARAFINDAN SUNULAN HİZMET: Buhârî'den rivâyet izni almış olan Firebrî'deki
Sahîh nüshası ile yine aynı şekilde rivâyet izni alan Nesefî'deki sahîh
nüshaları arasında yukarda belirtilen bazı farklar mevcuttur. Daha enteresanı
Sahîh-i Buhârî'yi
Firebrî'deki aynı "asl"dan almış olan dokuz farklı nüshada da
farklılıklar tesbit edilmiştir. İşte, Ebu'l-Hasan Ali İbnu Muhammed İbni
abdillah el-Yûnînî (v. 701), bu farklı Firebrî nüshalarını birleştirmiş,
aralarındaki farklı durumları bazı hususî işaretlerle, remzlerle sayfa
kenarlarında göstermiştir.
Yûnînî bu kıymetli mesâiyi tamamladıktan
sonra bununla yetinmeyip, Sahîhte rastlanan gramere müteallik bir kısım
müşkilleri de, devrinin meşhur nahiveisi (filolog) İbnu Mâlik en-Nehvî'ye (v.
672) çözdürmüştür. Nüshaların birleştirilmesine ilâve edilen bu mühim hizmet de
Firebrî nüshasının kıymetini âlimler nazarında artırarak dikkatlerin buna
çekilmesine, himmetlerin buna yönelmesine müessir olmuştur.
Yûnînî, yedinci asırda dokuz ayrı nüshayı
birleştirme hizmetini yaparken, bu dokuz ayrı nüshayı teker teker almamış,
bunlar arasında, büyük mesâi sarfıyla ortaya konmuş bâzı birleşik nüshaları
esas almış, onları birleştirmiştir. Bu noktadan diyebiliriz ki, Yûnînî'nin
birleştirdiği nüshaların sayısı dörttür. Fakat, bu dörtlerden her biri birleşik
nüshadır:
1- Asîlî nüshası: Bu, Cüreânî ve Mervezî
nüshalarını birleştirmişti.
2- Ebu Zer nüshası: Bu, Hamevî, Küşmîhenî ve
Müstemlî nüshalarını birleştirmişti.
3- Ebu'l-Vakt nüshası: Küşmîhenî ve Hamevî
nüshalarını birleştirmişti.
4- İbnu Asâkir nüshası: Bu, Ebu'l-Vakt ve
Hamevî nüshalarını birleştirmişti.
Yûnînî, bu birleştirmeyi yaparken
farklılıkların hiçbirini ihmal etmeden, en küçük bir teferruata kadar hepsini
sayfa üzerinde rumuzlarla göstermiş, kullandığı rumuzların neye delalet ettiği
de ayrı bir risalede açıklanmıştır.
Bugün piyasadaki Sahîh-i Buhârî nüshaları, Yûnînî'nin
İstanbul'da mevcut olan kendi el yazısı nüshasından 1313 yılında Sultan
Abdülhâmîd Hân Hazretleri tarafından Mısır'da yaptırılan baskısına dayanır.
Mezkûr baskıda, Yûnînî nüshasının bütün hususiyetleri aynen korunmuştur.
Satırların üzerlerinde yer alan bir kısım işaretler, sayfaların kenarlarında
-satırlardan gelen rakamlara bağlı olarak- yapılan açıklamalar nüsha farklarını
göstermektedir. Bu yan açıklamalar zımnında görülen rumuzların hangi nüshalara
delâlet ettiğini her cildin baş kısmında açıklamıştır.
2- İMAM MUSLİM VE SAHÎHİ
HAYATI:
El-İmam el-Hâfız Hüccetu'l-İslâm Ebu'l-Hüseyn
Müslim İbnu'l-Haccâc el-Kuşeyrî, en-Nîsâbûrî: 204-261 yılları arasında yaşamıştır.
Hadîs dinlemeye küçük yaşta başlar. İlk defa 218 yılında hadîs meclislerine
devama başladığı belirtilir.
Hadîs tahsili için Irak, Hicaz, Şam ve
Mısır'a gitmiş, mükerrer seferler Bağdad'a uğramıştır. Bu seyahatleri sırasında
Buhârî'nin
şeyhlerini ve daha başkalarını da dinleme fırsatı bulur. Hadîs aldığı kimseler
arasında Buhârî, İshak İbnu Râhuye, Abdullah
İbnu Mesleme el-Ka'nebî, Harmele İbnu Yahya Sahîbu Şâfiî, Ahmed İbnu Yunus, Sâd
İbnu Mansûr, Yahya İbnu Yahya, Heysem İbnu Hârice, Ahmed İbnu
Hanbel vs. de var.
Müslim birçoklarına da
hocalık yapmıştır. Ebu Avâne
Ya'kub İbnu İshâk el-Esferâînî, Tirmizî, Ebu Amr el-Müstemlî gibi.
Babası Haccâc da hadîs rivayet eden
şeyhlerdendi. Kendisinin, bezzâz olduğu yani bugünün tâbiriyle manifaturacılık
yaptığı kaynaklarda belirtilir.
Müslim 261 yılında 57
yaşında olduğu halde Neysâbur'da vefat etmiştir. Vefat sebebiyle ilgili olarak
şu vak'a anlatılır: Bir gün kendisi için akdedilen bir müzakere meclisinde Müslim'e
bir hadîs sorulur, fakat bilemez. Aramak üzere evine çekilir. kitaplarını
karıştırmaya başlar. Bu sırada eve bir sepet hurma gelir. Müslim, hem arar hem hurmadan
ağzına arada bir atar. Bu hâl üzere sabahı eder, hurma biter, hadîs de bulunur.
Bazı terâcim yazarları Müslim'in bu sebeple öldüğünü söylemiştir.
ESERLERİ:
Müslim, üzerinde ayrıca
duracağımız Sahîh'i ile tanınmışsa da onun dışında pek çok ciddî eserler
vermiştir: El-Müsnedü'l-Kebîr (ala'r-ricâl), Kitâbu'l-Câmi' ala'l-Ebvâb,
Kitâbul-Esma ve'l-Künâ, Kitâbu't-Temyîz, Kitâbu'l-İlel, Kitâbu'l-Vuhdân,
Kitâbu'l-Efrâd, Kitâbu'l-Akrân, Kitâbu Suâlâtihi Ahmede'bne Hanbel, Kitâbu
Hadîsi Amri'bni Şuayb, Kitâbu'l-İntifâ' bi-Ühübi's-Sibâ', Kitâbu Meşâyihi
Mâlik, Meşâyihi Şu'be, Kitabu Men Leyse Lehu İllâ Râvin Vâhid, Kitabu'l-Muhadramîn,
Kitabu Evlâdi's-Sahâbe, Kitâbu Evhâmi'l-Muhaddisîn, Kitabu't-Tabakât,
Kitâbu'l-Efrâd.
FAZİLETİ:
Müslim yaşadığı devrin en
başta gelen hadîs âlimlerinden biridir. Şüphesiz bunda Buhârî, Ahmed İbnu Hanbel, İshâk
İbnu Râhuye gibi meşhur muhaddîslere
talebelik yapmış olmasının büyük payı vardı. İbnu'l-Ahram: "Şu şehrimiz
(Nisâbur) üç büyük muhaddîs yetiştirmiştir: Muhammed İbnu Yahya (ez-Zühlî), İbrahim İbnu Ebî Tâlib ve Müslim" der. Bündâr da: "Hâfızlar
dörttür: Ebu Zür'a, Muhammed İbnu İsmail el-Buhârî, ed-Dârimî ve Müslim"
demiştir. Şeyhlerinden Muhammed İbnu Abdilvehhâb el-Ferrâ'nın da: "Müslim,
halkın âlimlerinden ve ilim dağarcıklarından biridir. Onun hakkında hayırdan
başka bir şey bilmiyorum" dediği belirtilir.
SAHÎH'İ:
Müslim, çok sayıda eser
vermiş olmakla berâber, es-Sahîh'i ile şöhret bulmuştur. İslâm uleması bu
kitabı Sâni'u'l-İsneyn bilmekte icma eder. Yani Kur'an-ı Kerîm'den sonra gelen
en muteber iki kitabın ikincisi. Bu iki kitaba kısaca Sahîheyn denir. Bunlarda
geçen hadîsler es-Sahîh olarak vasıflandırılmıştır. Yâni, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'a nisbetlerine kesin nazarıyla bakılır. Yani, hadîs,
sadece hâricî şartlarıyla değil, nefsülemrde de sahîhtir.
Az ilerde, Sahîheyn'in Mukâyesesi başlığı
altında detaylı olarak açıklayacağımız üzere, Müslim'in kitabı bilhassa sıhhat
şartları ve fıkhî inceliklere müteallik noktalarda Buhârî'nin kitabına yetişemez ise
de, tertib güzelliği ve rivâyet inceliklerinde gösterdiği hassasiyet ve asla
sadâkat noktalarında Buhârî'yi geçer.
Müslim, Sahîh'ini, bizzat
işiterek aldığı 300 bin hadisten seçtiğini ifâde eder. İlâveten, kitabına
delilsiz hiçbir şey koymadığını, keza hiçbir şeyi de delilsiz kitap dışı
tutmadığını belirtir. Yine belirtir ki, kitabındaki hadîsler, (sıhhati
hususunda şeyhlerinin) icma ettikleri hadîslerdir.
Der ki: "Kitabım (tamamlanınca), Ebu
Zür'a ya arzettim, illet var dediği her rivâyeti terkettim".
Müslim'de tekrarlarıyla
birlikte 7275 hadîs mevcuttur. Tekrarlar nazara alınmadığı takdirde 3033 hadîs
mevcuttur.
TERTİB TARZI: Hadîsleri, Müslim, prensip olarak konularına göre tanzîm
etmiştir. Ancak, bu işi yaparken, bir hadîsin bütün farklı senet ve metinlerini
bir arada toplamayı ön plana almıştır. Bu tarzdan üç mühim netîce hâsıl
olmuştur:
1- Bir hadîsi tam olarak ihata ve kavrama
imkânı: Hadîsleri anlamada bu husus ehemmiyetli bir noktadır. Bir rivâyet tek
başına alınınca mübhem noktalar taşıdığı gibi, o konuya giren müfredâtın
tamamına da şamil olmaz. O mübhemliğin giderilmesi, konuya giren diğer
ferdlerin yakalanmasında en sâlim yol hadîse, daha doğrusu o konuya giren başka
hadîslere müracaattır. İşte Müslim, konuyla ilgili, kendi şartlarını taşıyan
hadîsleri bir arada kaydeder. Bir misal vermek gerekirse, Müslim'in Kitâbu'l-Kader bölümünde,
insanın ana karnında yaratılışını anlatan hadîste, kırkıncı gün rahme inen
melek, Rabbi'nin emriyle, çocuğun kaderiyle ilgili olarak, Abdullah İbnu
Mes'ud'un rivâyetinde çocuğun rızkını, ecelini, amelini cennetlik veya
cehennemlik olacağını yazar. Huzeyfe İbnu Esîd rivâyetinde bunlardan başka
"kız veya erkek olacağı" "eseri" de yazılır. Bir başka
vecihte, rahime inen meleğin göz, kulak, deri, et ve kemikleri yaratıp
şekillendirdiği de belirtilir. Bir başka vecihte, çocuğun sağlam veya sakat
olacağının, ahlâk durumunun da o zaman yazıldığı belirtilir.
Aynı baba giren müteakip hadîslerde
"Kaderimiz anne karnında yazıldı ise niye çalışıyoruz. kadere tevekkül
etmemiz gerekmez mi?" gibi sorular, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
tarafından verilen cevapları buluruz:
Bu kolaylık Buhârî'de mevcut değildir.
2- Tekrarların asgariye düşmesi: Hadîslerde,
çoğunluk itibariyle, birden fazla meseleye temas edildiği için, fıkhî konulara
göre tanzîm edilen kitaplarda tekrar kaçınılması zor bir durumdur. Nitekim Buhâri,
fıkhî espiriyi ön planda tuttuğu için çok sayıda hadîsi tekrar etmek zorunda
kalmıştır. Tekrar, fıkıh nazarıyla kaçınılmaz ve faydalı ise de, hadîs tekniği
açısından bir kusurdur. Bir kısım mahzurlar getirir.
İşte Müslim, bu meselede oldukça başarılı olmuş ve Buhârî ile mukayesede lehine kaydedilen bir fazîlet elde etmiştir.
Bu meseleye temas eden bazılarının "Müslim'de
tekrar yok" gibi mübalağalı ifâdeye yer verdiği görülür. Ancak bu ifâde
hakikati aksettirmez. Gerçi Müslim, kitabının Mukaddime kısmında tekrarlardan
imkân nisbetinde kaçtığını belirtir. Ancak "Hiç tekrara yer vermedim"
demez. Nitekim Muhammed Fuat Abdülbaki merhum, Müslim'e yaptığı tahkîkli neşirde
tekrarları tesbîte ayrı bir itina sarfeder ve onları teker teker göstermeye
ehemmiyet verir. Şu halde onun açıklamasına göre, Müslim'de 137 hadîs mükerrerdir.
Bunlardan bir kısmı aynı bölümler (kitap) içinde tekrar edilirken, 71 adedi
farklı kitaplarda tekrar edilmektedir. Mezkûr baskıda, zaman zaman hadîslerdeki
müsteselsil rakamların sırayı birden kaybettiği görülür. Sıraya uymayan o
rakam, hadîsin ilk geçtiği yerde aldığı numaraya delalet eder ve bu hâl o
hadîsin mükerrer olduğunu gösterir.
3- Hadîslerin taktî'e (bölünmeye) uğramadan
tam olarak verilmesi: Buhârî, bir hadîsi ikinci sefer tekrar ederken,
hadîsin bu yeni babı ilgilendiren kısmı alır, bâbı ilgilendirmeyen kısmı
terkeder. Kitabın hacmini artırmaktan (tatvîl) kaçınmak için başvurulan bu
ameliyeye hadîsçiler taktî' (bölme, kesme) derler. Bu, çoğunluk tarafından her
ne kadar câiz görülmüşse de câiz görmeyenler de mevcuttur ve bunu Buhârî hakkında bir kusur bilirken, buna yer vermeyen Müslim'i de tafdîl etmişlerdir.
HADÎS SEVKİNDE TİTİZLİĞİ: Müslim, turûk'un bir araya getirilmesindeki
imtiyazından başka, hadîsleri sevkde gösterdiği hassâsiyetle de temâyüz eder.
Hadîsleri, nasıl işitti ise onu aynen muhâfazayı esâs alır. Aynı hadîsi birkaç
şeyhten farklı şekillerde dinledi ise, aradaki fark tek bir harf bile olsa onu
korur ve belirtir. Öncelikle kaydettiği metin kime aitse "ve'l-Lafzu li-fülânin"
diyerek o zâtın ismini kaydeder. Sonra da benzer kısımları bertaraf ederek, her
bir râviye ait farklılıkları teker teker açıklar.
Asla bağlılık Müslim'i -yukarıda açıkladığımız
üzere- taktî'e yer vermemeye sevkettiği gibi, hadîsleri mâna ile rivâyet etmekten
de uzak tutmuştur. Âlimler ekseriyet itibâriyle rivâyet-i bi'l-mânâ'yı câiz
görür ise de, câiz görmeyen de vardır ve teâruz durumunda lafzen rivâyet, mânen
rivâyete tercih edilir. Dolayısıyla, lafzen rivâyeti prensip edinmesi de Müslim'e
imtiyaz kazandıran bir husus olmuştur.
Bu mümtaz yönleriyle Müslim'i tâkib edenler olmuşsa da, İbnu Hacer'in belirttiğine göre onun derecesine
ulaşamamışlardır.
MUHTEVADA SEÇKİNLİK: Müslim, Mukaddime kısmından sonra kitaba hadîsten
başka bir söz koymamaya da gayret etmiştir. Öyle ki, bir babtan diğerine
geçerken bu yeni babta işlenecek konuyu hatırlatan bab başlığı (tercüme) şöyle
dursun "bâbun" kelimesini bile koymaktan kaçınmıştır. Bunu, bilerek,
kasıtla yaptığını kendisi açıklar.
İslâm âlimleri, Ebu Ali en-Neysâbûrî'nin:
"Gök kubbesi altında Müslim'inkinden daha sahîh kitap görmedim"
sözü ile emsâli ifadeleri, belirtmeye çalıştığımız tertip güzelliği ve
muhtevadaki seçkinlikle te'vîl ederek kabul ederler.
RİCAL'DE TİTİZLİĞİ: Müslim'in mua'an'an rivâyeti bazı şartlarla
muttasıl kabul etmekle birlikte, ricâl hususunda titiz davrandığı belirtilir. Zehebî ve İbni Hacer'in müştereken kaydettiklerine göre İbnu Ukde, Buhârî'nin
Şamlılarla ilgili rivâyetlerde zaman zaman galat yaptığını, çünkü Buhârî'nin
Şamlılarla ilgili rivâyeti kitaptan yaparak, bir şahsı, bir yerde künyesiyle
zikrederken, ikinci bir yerde -ayrı bir şahıs zannederek- ismiyle zikrettiğini,
halbuki Müslim'in,
rivâyeti, kişinin kendisinden yazdığını, ilel hususunda da nâdiren galatına
rastlandığını çünkü, müsned rivâyetleri yazıp munkati ve mürselleri almadığını
dile getirerek, bu açıdan Müslim'in efdaliyetini tebârüz ettirmiştir.
MÜSLİM ÜZERİNE YAPILAN ÇALIŞMALAR: Sahîh-i Müslim'in muhtelif neşirleri mevcuttur. En
mükemmel neşrini son devir Mısır muhaddislerinden merhum Muhammed Fuad
Abdülbaki yapmıştır. Bu tahkikli bir neşir olup, hadîsler, bablar ayrı ayrı
numaralanmıştır. Numaralamada, kısaca Concordence diye bilinen
Mu'cemu'l-Müfehres li-Elfâzi'l-Hadîs'in-Nebevî adlı fihriste, Müslim'le
ilgili numaralamayı esas alır. Hadîsleri baştan sona kadar müteselsilen
numaraladığı gibi, bir de her bölümün (kitâb) hadîslerini kendi içinde
müstakillen numaralar. Hadîsin önündeki iri rakamlarla yazılan ilk numara bölüm
içindeki numarasıdır, bunu takiben daha küçük puntolarla parantez içerisindeki
numaralar, baştan itibaren verilen müteselsil numaradır. Birinci rakam
Concordence ile uyuşan rakamdır. Bu baskının mühim bir hususiyeti, hadîs
metninde geçen garîb kelimelerin, bazı tabirlerin, mefhumların dipnotta
açıklanmış olmasıdır. Bu açıklamalar Nevevî şerhinden alındığı
için, bu şerhin özetlenmesi mahiyetini arzeder ve Müslim'den istifâdeyi fevkalâde
kolaylaştırır.
Yine bu neşrin diğer mühim bir tarafı
fihristler cildidir. Beşinci cilt muhtelif fihristleri ihtiva eder.
1- Kitaplar ve bablara göre mevzu fihristi.
2- Hadîslerin müselsel rakamlara göre
fihristi: Hangi numaralı hadis, hangi kitapta yer alır, râvisi kimdir
belirtilir.
3- Mükerrer hadîsler fihristi: Hangi
hadîsler, nerelerde tekerrür ediyor, gösterilir.
4- Sahâbe râvilerin alfabetik sırayla tanzim
edildiği ve rivâyetlerinin nerelerde geçtiği gösterilir. Ayrıca o hadis Buhârî'de
var mı, varsa numarası belirtilir.
5- Kavlî hadislerin alfabetik sırayla tanzim
edilerek hangi sayfada geçtiğini gösteren fihrist. Hadîsin yerini bulmada
fevkalâde kolaylık sağlayan bir fihrist. Ancak zaman zaman bazı atlamalar
mevcuttur.
6- Bazı garîb kelimelerin yerlerini gösteren
fihrist.
7- Dipnotlarda açıklanan bazı tabîr ve
mefhumlar ve bunların yerini gösteren fihrist.
8- Sahîh'te geçen 54 kitabın alfabetik
fihristi.
9- Müslim'in hayatı ve Sahîh'in tanıtılması.
Bu fihrist cildi 608 sayfadır ve büyük bir
emeğin mahsulüdür. Bu hizmeti sunan Muhammed
Fuad Abdülbâkî'ye Allah'tan rahmetini
bol kılmasını dileriz.
MÜSLİM'İN ŞERHLERİ:
Müslim üzerine birçok
şerh yapılmıştır. Keşfu'z-Zünun'da 15 kadarı zikredilir. Fuat Sezgin'in
Târihu't-Türas'ında 30'a yakın şerhin ismi verilir. Bunlardan bazıları
mühimdir.
1- El-İkmâl fî Şerhi Müslim: El-Kâdı İyâz el-Yahsubî (544/1149) tarafından yapılan bir şerhtir. Kadı İyaz bu şerhle, Muhammed
İbnu Ali el-Mâzerî'nin (v. 536/1141) el-Mu'lim bi-Fevaidi Kitab-ı Müslim adındaki şerhini ikmal etmiştir.
2- El-Müfhim li-mâ Eşkele min Telhîs-i Kitabi
Müslim:
Ebu'l-Abbâs Ahmed İbnu Ömerel-Kurtubî'nin (v 656/1258) şerhidir. Müslim önce telhis edilmiş sonra da
şerhedilmiştir.
3- İkmâlu İkmâli'l-Mu'lim: Ebu Abdillah
Muhammed İbnu Halîfe el-Mâlikî (v. 827/ 1423) bu şerhte Mâzirî, Kadı İyaz, Kurtubî ve Nevevî'nin şerhlerini yeni ilavelerle birleştirmiştir.
4- el-Minhâc fi Şerhi Sahîh-i Müslim İbni'l-Haccâc: Bu şerh, kısaca Nevevî diye bilinen Ebu Zekeriya Yahya İbnu Şeref en-Nevevî (v. 676/1277) tarafından yapılmıştır. Bugün ençok mütedâvil olan Müslim Şerhî budur.
Müslim dilimize merhum
Mehmet Sofuoğlu tarafından tercüme edilmiş, merhum Ahmed Davudoğlu tarafından
da hem tercüme hem de şerhedilmiştir (rahmetullahi aleyhima).
SAHÎHEYN'İN MUKÂYESESİ:
Sahîheyn bazı noktalarda birbirine benzerse
de bazı noktalarda ayrılırlar, bunları kısaca belirtelim:
1- Sıhhat Nokta-i Nazarından: Bu açıdan Buhârî'nin
üstünlüğü kabul edilmiştir.
* Buhârî, bir hadisin mevsul olması için Lika'yı
şart koştuğu halde, Müslim muâsara'yı yeterli bulur. Müslim'le
Buhârî arasındaki en mühim farkı teşkîl eden bu meseleyi daha önce açıkladık, burada
hatırlatmakla iktifa ediyoruz.
Ancak, sıhhat meselesinde, Buhârî'nin
üstünlüğünü te'yid eden birkaç hususu daha belirtmede fayda var:
* Sahiheyn'in ricâlinden toplam 210 kişi
cerhe mâruz kalmıştır. Zayıf oldukları ileri sürülen bu ravilerden 32'si hem Buhârî ve hem de Müslim'in
ricâli arasında yer alırken 78'inde Buhârî, 100'ünde de Müslim teferrüd eder. Yâni Müslim'in
cerhedilen râvisi daha çok. İbnu
Hacer: "Cerh, isnadı yaralayıcı
çeşitten olmasa bile, cerh edilmeyenlerden almak, cerh edilenlerden almaktan
daha iyidir" der.
* Şu da bilinmeli ki, Buhârî'nin, teferrüd ettiği
zayıfların çoğu, Buhârî'nin bizzat tanıdığı şeyhleridir. Yani bazıları onları
zayıf addetmiş olsa bile Buhârî, şahsen tanıdığı, ahvâlini yakından bildiği
için bu çeşit cerhin ehemmiyeti kalmamaktadır. Halbuki Müslim'in cerhedilen râvileri
çoğunluk itibariyle Müslim'in temâs ettiği kimseler değil, daha
önceki tabakalara mensup kimselerdir. Müslim'in onları şahsen tanıması mümkün değildir,
dolayısıyla bunlar hakkındaki cerh muteberlik kazanmaktadır.
* Buhârî'nin, Müslim'e nisbetle teferrüd ettiği râvilerin
sayısı 430, Müslim'in
Buhâri'ye
nisbetle teferrüd ettiği râvilerin sayısı 620'dir. Burada görülen fark da Buhârî lehine bir durumdur.
* Buhârî, Hâzimî'nin taksiminde ikinci
tabakaya mensup râvilerden mutâbaat niyetiyle hadîs alırken, Müslim bu tabakadan usûl hadîsi almaktadır.
2- Tertîb nokta-i nazarından: Bu açıdan Müslim'in
üstünlüğü kabul edilir. Buhârî, hadîsleri, hadîste mevcut olan fıkıh
adedince kitabında, taktî ederek (bölerek) tekrâr ederken, Müslim kitabının en uygun yerinde
kaydeder, nâdiren tekrara yer verir. Müslim'in esâs gâyesi, fıkıh yapmak değil,
hadîslerin senedlerini bir araya getirmektir. Bir hadîsin muhtelif turûk ve
metinleri hakkında bilgi edinmek Buhârî'de pek çok müşkilâtla ancak imkân dâhiline
girerken, bu, Müslim'de
pek kolaydır. Çünkü bir hadisin ne kadar tarîk ve farklı metni var ise hepsini
bir arada kaydeder.
3- Fıkıh Nokta-i Nazarından: Bu hususta Buhârî üstündür. Buhârî,
daha önce belirttiğimiz üzere bâbları fıkhî mülâhaza ile tanzim etmiş, terâcim
denen bâb başlıklArında bilhassa fıkıh beyanına gayret göstermiş, bablar
arasında mantıkî bir irtibat da gözetmiştir. Müslim'de fıkıh mülahazası
olmamıştır. Buhârî'de
fıkıh öylesine galebe çalar ki, bâzı âlimler onun müstakil bir müctehid
olduğuna hükmeder.
Müslim, kitâbını tertibde
fıkhî mülâhazadan o kadar uzak durmuştur ki, bablara başlık bile koymamıştır.
Elimizdeki hal-i hâzır matbu Müslim nüshalarındaki bab başlıkları bilâhare, Nevevî tarafından konmuştur. Müslim'in bu davranışı, kitâbına,
"Mukaddime'den sonra hadîs'ten başka bir şey koymamak" arzu ve
prensibinden ileri gelir. Bazı kaynaklarda gelen ve Müslim'i diğer bütün hadîs
kitaplarına tafdîl edici sözleri, bazı Mağrîb ulemâsının, Müslim'in Sahîh'indeki bu durumu
nazar-ı itibara alarak sarfedilmiş olduğunu, İbnu Hacer tahkîke dayanarak
ortaya koyar.
BUHÂRÎ'NİN ÜSTÜNLÜĞÜ: İslâm uleması icmaya yakın bir ittifakla Buhârî'nin, Müslim'den üstün olduğunu söyler.
Ancak bazı Mağrib ulemasının Müslim'in en sahîh hadîs kitabı olduğunu
söylediği de rivâyet edilmiştir. Hâfız Ebu Ali en-Nîsâbûrî de: "Gök
kubbesi altında Müslim'in
eserinden daha sahîhini görmedim" demiştir. Zehebi bu sözü: "Onun
eline Buhârî'nin
Sahîh'i geçmemiş olabilir" diyerek te'vîl eder. İbnu Salah: "...Bu
söz eğer, kitabın içinde, sahîh hadîsten başka bir şey yoktur mülahâzası ile
söylendi ise doğrudur. Çünkü Müslim, giriş kısmından sonra sahîh hadîsten
başka bir şey koymaz. Halbuki Buhârî kitabına eserinde takîp ettiği şartlara
uygun olmayan bir kısım sözleri, bâb başlıkları (terâcim) şeklinde, fıkhî
hükümler tarzında dercetmiştir... Eğer sıhhat nokta-i nazarında en sahîh kitap Müslim'dir
demek istemişse bu söz merduddur" der. Dârakutnî de: "Buhârî olmasaydı Müslim olmazdı" diyerek Buhârî'nin Müslim'e olan tefevvuk ve yardımını dile getirir.
Esâsen Buhârî,
Müslim'in
şeyhlerindendir. Buhârî Müslim'den rivayette bulunmaz, ama Müslim,
Buhârî'den
hadîs rivâyet eder.
SAHİHEYN'İ TENKİD: Şimdi bir nebze de Sahiheyn'e yöneltilen tenkidlerin
mâhiyetinden söz edelim. Daha önce belirttiğimiz üzere, Buhârî ve Müslim, diğer meslektaşlarına göre,
hadîs kabûlünde çok daha titiz olmalarına rağmen bir kısım tenkidlerden uzak
kalamamışlardır. Kastalânî, Sahiheyn hadislerine gelen tenkîdleri altı kısma
ayırır. Her birini teker teker ele alarak, tenkîdlerin haksızlığını gösterir,
haklı olunan nokta varsa ona da parmak basar. Burada altı maddeyi özetle
kaydedecek, sâdece birinci madde ile ilgili açıklamasını hülâsa ederek
sunacağız:
1- Bâzı senedlerin ricâlinde şahıslar sayıca
farklıdır. Kastalânî der ki: "Sahîh hadîs sahibi, ziyâde râvi bulunan bir
senedle bir hadîs rivâyet etse, tenkîdci de, bu rivâyeti, eksik râvili senede
dayanarak tenkîd etse, bu tenkîd merduddur. Çünki, râvi, bunu nâkıs tarîkli
olarak işitmişse bu nâkıs rivâyet munkatı'dır. Munkatı rivâyet zayıf kısmına
girer. Mâlumdur ki, zayıf hadîs, sahih hadîsi illetli kılmaz, (zayıflatamaz).
Eğer sahih hadîs rivâyet eden kimse, nâkıs tarîkli hadîs'i rivâyet etmiş, bu
yüzden de nâkıd (tenkidci) bu hadîsi ziyâdeli tarîka dayanarak illetli
kılmışsa, bu îtirazı, musannıfın sahîh addettiği rivâyette inkıta iddiâsı
mânasına gelir. Bu durumda, ziyâdeli tarîkle rivâyet eden kimsenin başka
rivâyetlerde müdellis olup olmadığı araştırılır. Eğer tedlîsi ortaya
çıkarılırsa nâkıdın itirazı, buna dayanılarak reddedilir. Şâyet tedlîs'e
rastlanmazsa, itiraza uğrayan rivayette inkıta var demektir. Bu durumda, sahîh
rivâyet sâhibi hakkında verilecek cevap şudur: "Bu zât, böylesi bir
rivâyeti, mütâbi'i ve âzıdı olmayan, kendini takviye edici başka bir karînenin
şemsiyesi altına girmeyen bir bâbta yapmış demektir. Bu durumda tashih, mecmuun
nazar-ı itibâra alınmasıyla meydâna gelir. Buhârî ve Müslim'de bu çeşitten hadîs vardır ve şu tarîkle
gelir..."
2- İsnâdın değişmesiyle râvileri ihtilaf eden
rivâyetler.
3- Bâzı râviler, ziyâdelerinde teferrüd
ederler.
4- Zayıf addedilen râvilerin teferrüd ettiği
hadîs mevcuttur (Buhârî'de 2 aded).
3- Vehm'ine hükmedilen (zayıf râviden rivâyet
var).
6- Bâzı metinlerde elfaz değişmektedir.
Kastalâni, bunlara teker teker izâh
getirerek, tenkidlerin haksızlığını gösterir.
Râviler'e yöneltilen cerh sebeplerine
gelince, bunlar, bid'at (ehl-i sünnet dışı bir mezhepten olma), cehâlet
(râviden sâdece bir kişinin hadîs rivâyet etmesi), galat, muhâlefet, tedlîs ve
irsâl cihetlerinden gelmektedir. Bunlardan biri veya bir kaçıyla cerhedilen
râvilerin sayısı, -çoğunluğu Müslim'e âit olmak üzere- 210 adeddir. Bu
ithamların müessir bir taz'îf olmayacağını göstermek için İbnu Salâh, Hâzimî, Nevevî, Suyûtî, İbnu
Hâcer gibi muhakkik âlimlerimiz bâzı
açıklıklar getirirler. Şöyle ki:
1. Bu râvilerdeki zayıflık, hadîslerini
terkettirecek derecede şiddetli değildir.
2- Onlardan alınan rivâyetler şevâhid ve
mütâbaat nevindendir, asıl değildir.
3- Buhârî ve Müslim'in bu zayıf râvilerden hadîs alma
târihleri, zaaf sebebinin onlara ârız olma târihinden evvele âittir. Meselâ bir
muhtalit'ten rivâyet varsa, bu rivâyeti, o şahsa ihtilat ârız olmazdan önce
almışlardır veya ihtilattan önce kendilerinden hadîs almış olan râvilerden
almışlardır. Buhârî'nin
böyle bir muhtalitin ihtilattan sonraki rivâyetini aldığı da görülmüş, ancak bu
durumda, Buhârî,
ulemânın, o hadîsi almada ittifak etmiş olma şartını aramıştır. Keza Şeyheyn'in
mukıll'dan hadîs alırken çok dikkatli davrandıklarını, güvenilir olanlarının
münferid rivayetlerini aldıkları, güvenilir olmayanlardan ise, başkaları
tarafından da rivâyet edilmiş olan rivayetlerini aldıklarını belirtir.
4- Zayıflardan hadîs alma işi bazan onların
senedindeki ulviyet sebebiyledir. Yani, biri âli fakat zayıf, diğeri nâzil
fakat sağlam iki ayrı senedle rivâyet edilen bir hadîsin ulvî senedle
gelen veçhini, öbürünün desteğine binâen kitaplarına almışlardır. Nitekim Hâzimî'nin kaydettiği bir rivâyete göre Ebu Zür'a tarafından
reddedilen bir rivayeti için, Müslim, yaptığı açıklamada, aynı hadîs evsak
fakat nâzil bir isnadla da kendisine ulaşması sebebiyle zayıf olmasına rağmen
mezkûr âli senedden kabul ettiğini söylemiştir.
5- Buhârî ve Müslim'in bâzı zayıf râvileri hakkında da şu
söylenmiştir: Bunlara başkaları tarafından yapılan zayıflık ithamı Buhârî ve Müslim açısından sâbit ve muteber değildir. Cerh ve ta'dil ictihâdî bir keyfiyettir.
Herkes kendi elde ettiği bilgiye göre hüküm verir. Buhârî ve Müslim, demek ki bu râvileri sika
biliyor. Üstelik bâzı ithamlar çok çabuk yapılı vermiştir. Bîd'a ithamı
bunlardan biridir. Bizzat Buhârî'nin kendisi de halku'l-Kur'an meselesinde
ağır ithamlara mâruz kalmıştır. Nitekim Buhârî ve Müslim'in râvileri arasında 32 kişinin ehl-i
bid'adan olduğuna dair itham yedikleri söylenmişse de onların gerçekten ehl-i
bid'a oldukları sübut bulmamıştır.
6- Nevevî, bir kısım râviler
hakkında cerhin müfesser olmadığını, Buhârî ve Müslim de bu sebeple onlar hakkındaki cerhi kabul
etmediklerini söyler.
Hadîs ilminin umumî kaidelerinden birine
göre, râvinin mecruh (zayıf kabul edilmesi için cerh yapanın cerh sebebini iyi
açıklaması gerekir. Hangi sebeple mecrûh? Sadece "zayıftır" demek
makbul değildir.
7- Buhârî ve Müslim, kendi tabakaları dışından hadîs almış ise
de Buhâri bu meselede de titiz davranmıştır. Şöyleki ikinci tabakadan aldığı hadisleri
muallak olarak kaydetmiştir. Üçüncü tabakanın sâdece müksirlerinden ve nâdiren
almış. Keza bunları da muallak olarak kaydetmiştir.
Hülâsa etmek gerekirse, İslâm âlimlerinin
müteşeddid kısmı Sahîheyn'i didik didik ederek, tenkîd edilebilecek hiçbir
noktasını bırakmadan, söylenebilecek her şeyi söylemekten çekinmemişlerdir.
İlim ve vukufta onlardan geri kalmayan ve hatta onları geçen mutavassıt âlimler
de bunlara cevaplar vermişler, haklı oldukları noktalarda hak vererek, haksız
oldukları yerlerde de haksızlıklarını göstererek, Sahîheyn'in gerçek değerini
ortaya koymuşlardır.
Bu duruma göre, İmâmu'l-Harameyn'in:
"Birkimse Sahîheyn'de yeralan bütün hadîslerin sahîh olduğu hususunda
yemîn etse, veya talakta bulunsa ne hânis olur ne de tatlîk vâki olur"
sözünün doğruluğunda fukahâ ve diğer ehl-i ilmin tamâmı icma ederek Kur'an'dan
sonra en mûteber, en sahîh olduklarını kabul etmişlerdir. Bir kısım rivayetleri
değerlendiren Kastalânî şu sonucu ifade eder: "Öyle ise Buhârî ve Müslim kitaplarına illetsiz hadîsleri almışlardır. Şâyet illetli olanı varsa, bu da
müessir olan, sıhhati bozan bir illet değildir."
Bu iki kitaptan bilhassa Buhârî, felâket anlarında teberrüken
okunmasında fayda umulacak kadar ümmet arasında müstesna bir rağbete mazhar
olmuştur.
Durum bu iken, güneşin ziyasından rahatsız
olan dîde-i huffâş gibi, İslâm'ın hakkaniyetini hazm edemiyerek, içlerinde
asırların kaynattığı kinin şevkiyle, dinî kaynakları hakkında kasden câhil
bırakılan müslüman nesilleri iğfâl edip saptırmak için Buhârî'ye,
Müslim'e,
Kütüb-i Sitte'ye taş atan, mevzu hadîs var iddiasında bulunan müsteşrîkler ve
onların iddialarını tekrar edenler keyfi, subjektif, isbatsız, sonu çıkmaz bir
yola sülük etmiş olmaktadırlar. Böylelerinin misâli, gökteki yıldızları
düşürmek üzere, geceleyin sapanıyla taş atan çocuklara benzerler.
EBU DAVUD VE SÜNEN'İ
HAYATI
el-İmâm es-Sebt Seyyidü'l-Huffâz Süleymân
İbnu'l-Eş'as İbni İshâk es-Sicistânî. 212-275 yılları arasında yaşamıştır.
Ceddi İmrân'ın Sıffîn savaşında Hz. Ali (radıyallahu anh) saflarında şehîd
olduğu belirtilir. Basra'da yaşadı. Ancak Irak, Hicaz, Şam, Mısır, Cezire,
Horasan gibi ilim merkezlerine seyahatler yaptı, pek çok kereler Bağdad'a
uğradı. Hadîs aldığı hocalarını sayısı 300'ü bulur. Buhârî ve Müslim'in meşayihinden hadîs aldı. Ebu Seleme, Ebu'l-Velîd et-Tayâlesi, Ahmed İbnu
Hanbel, İbnu Ebî Şeybe,
Ali İbnu' Medînî, Yâhya İbnu Ma'în, Kuteybe İbnu Sa'îd, İshâk
İbnu Râhuye hocalarının
meşhurlarındandır. Iraklılar, Horasanlılar, Şamlılar, Mısırlılar, Cezîreliler
hep onun hocaları arasında yer alır.
Kendisinden hadîs alanlara gelince, Ahmed İbnu Hanbel ondan bir hadîs
almıştır. Ebu
Dâvud'un bunu (iftiharla) zikrettiği belirtilir. Tirmizî, Nesâ oğlu Ebu Bekr İbnu Ebî
Dâvud, Ebu Avâne, Ebu Bişr ed-Dûlâbî, el-Lu'luî (Ebu Ali Muhammed İbnu Ahmed
İbni Amr), İbnu'l-A'râbî (Ebu Sa'îd Ahmed İbnu Muhammed İbni Ziyâd el-A'râbî),
İbnu Dâse (Ebu Bekr Muhammed İbnu Abdirrezzâk) er-Remlî (Ebu İsâ İshak İbnu
Musâ İbni Sâid) kendisinden hadîs
alanların başında gelirler.
FAZÎLETİ: Ulema, Ebu Dâvud'u birçok yönüyle övmüş, takdir
etmiştir. Hadîs bilgisi, hıfzı, anlayışı, fıkıh bilgisi, verâ ve dindarlığı,
ilminde itkânı ayrı ayrı dile getirilmiştir. İlmiyle âmel eden alimlerden
olduğu bilhassa belirtilir. Hâl ve hareketlerinde istikâmetinin doğruluğunu ifâde
etmek için bâzı âlimler şöyle derler: "Ebu Dâvud yaşayışında,
ahvalinde, huy ve tavırlarında Ahmed
İbnu Hanbel'e benzerdi. Ahmed de bu hususlarda Vekî'e benzerdi. Vekî de
Süfyân'a benzerdi. Süfyan ise Mansur'a benzerdi. Mansur İbrâhim en-Neha'î'ye ,
İbrahim de Alkame'ye benzerdi. Alkame ise Abdullah İbnu Mes'ud'a benzerdi.
Alkame demiştir ki: İbnu Mes'ud yaşayışında, ahvâlinde huy ve tavırlarında
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a benzerdi".
Ebu Dâvud, hadîsi
metniyle, senetleriyle illetleriyle çok iyi bilirdi. Onun bu ilimdeki yüksek
derecesini ifâde için, Muhammed İbnu İshâk es-Sağânî ve İbrahim el Harbî:
"Hz. Dâvud'a demir yumuşatıldığı gibi Ebû Davud'a
da hadîs yumuşatılmıştır" demişlerdir. Mûsâ İbnu Harun takdirlerini ifade
için "Ebu
Davud dünyada hadîs, âhirette de cennet için yaratılmıştır"
der. Hadîsi iyi bilirdi. Bu sebeple Sünneti, mevzu ve şiddetli zayıflara karşı
korumuştur. Ebu Abdillah İbnu Mende, onun bu hizmetini şöyle dile getirmiştir:
"Hadîs tahric edip sahîhleri illetli olanlardan, hatâlıları da doğrulardan
ayıran dört kişi var: Buhârî, Müslim, bunlardan sonra da Ebu Dâvud ve Nesâî gelir. Ebu Bekr el-Hallâl takdirde daha da ileri giderek: "Zamanının
el-İmâmu'l-Mukaddem'i" (en önde giden İmâm) diye vasıflandıracaktır.
El-Hakîm Ebu Abdillah da: "Ebu Dâvud, asrında ehlü'l-hadîs'in rakipsiz
imamıydı" der. Hadîs rivayetindeki hayranlarından meşhur mutasavvıf Sehl
İbnu Abdillah et-Tüsterî, Ebu Dâvud'u ziyâret eder ve: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın hadîslerini rivâyet eden dilinî çıkar, onu
öpeceğim" der. Ebu Davut çıkarır, o da öper.
HADÎS ALMADA PRENSİBİ:
Ebu Dâvud, ehl-i
hadîs'in başını çekenlerden olması hususiyetiyle, nazarında zayıf hadîs
fukahânın kıyasından evlâdır. Bu sebeple bir babta, başka rivâyet yoksa zayıf
hadîsi tahrîç etmekten çekinmez. Bu durumda zayıfın terki kıyâsa gitmek
mânasına gelir. Ancak, şurası da muhakkak ki, terki hususunda ulemânın ittifak
ettiklerinden hadîs olmamıştır. Şu açıklamayı yapar: "Sünen'imde
metrûku'l-hadîs olan kimseden hadîs rivâyeti almadım. Kitapta münker bir
rivâyet varsa durumunu bildirdim. Bu mevzuda başka rivayet olmadığı için bunu
aldım." Ebu
Davud'un zayıf hadîsi kıyastan üstün tutma prensibini aydınlatan bir
rivâyeti İbnu Hazm, el-Muhalla'da, İmâm'ın oğlu Abdullah'tan kaydeder:
"Babama, "bir beldede, sahîh
hadîsi, sakîm hadîsten temyiz etmeden rivayette bulunan bir ehl-i hadîsle bir
ehl-i reyden başkasını bulamayan bir kimsenin başına bir iş gelse, ehl-i reye
mi, yoksa ehl-i hadîse mi müracaat etmeli?" diye sordum. Babam cevaben:
"Ehl-i hadîse müracaat etsin, ehl-i reye değil. Çünkü zayıf hadîs reyden
daha kavîdir" dedi."
ESERLERİ: Ebu Dâvud, Sünen'i ile meşhur
olmuşsa da başka te'lifâtı da var:
1- Er-Reddû alâ Ehli'l-Kader. Bunu
kendisinden Ebu Abdillah Muhammed İbnu Ahmed rivâyet etmiştir.
2- Kitâbu'n-Nâsih ve'l-Mensûh. Bunu
kendisinden Ebu Bekr Ahmed İbnu Süleymân en-Neccâr rivâyet etmiştir.
3- El-Mesâil. Bunu Ebu Ubeyd Muhammed İbnu
Ali el-Âcirî rivâyet etmiştir.
4- Müsnedu Mâlik: Bunu kendisinden İsmâil
İbnu Muhammed es-Saffâr rivâyet etmiştir.
5- Es-Sünen, el-Lü'lu'î, İbnu Dâse,
İbnu'l-A'rabî, er-Remlî tarafından rivâyet edilen bu eser en meşhur eseridir.
Bunu ayrıca tanıtacağız.
EBU DAVUD'UN BİR UYARISI:
Ebu Davud bir kaç
hadîsin ehemmiyetini belirtmek için şöyle der: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'dan 500 bin hadîs yazdım. Onlar arasından, sâdece şu kitabıma
koyduklarımı seçtim. Ancak, kişiye, dinini doğru kılması için bu hadîslerden
dört tânesi yeterlidir.
Birincisi: "Ameller niyetlere
göredir..." hadîsidir.
İkincisi: "Kişinin müslümanlığının
kemâli mâlâyâni'yi terketmesine bağlıdır" hadîsidir.
Üçüncüsü: "Mü'min kendisi için
istediğini kardeşi için istemedikçe (kâmil) mü'min olamaz" hadîsidir.
Dördüncüsü: "Helâl olanlar
açıklanmıştır, haram olanlar da açıklanmıştır.
Bu ikisi arasında (durumu açık olmayan)
şüpheli şeyler vardır. Bunların (haram mı helal mı olduğunu ) çokları bilemez.
Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. Kim şüpheli şeyi
işlerse harama düşer. Tıpkı, sürüsünü, yasak koruluğun etrafında güden çoban
gibi.) Koyunları her an koruluğa kayabilir. Bilesiniz! Her melikin bir koruluğu
olduğu gibi, (Allah'ın da bir koruluğu vardır.) Allah'ın koruluğu haramlardır.
Bilesiniz! Vücudda bir et parçası vardır, bu sıhhatli oldu mu vücudun tamamı
sıhhatlidir, bozuldu mu, vücudun tamamı sıhhatini kaybeder. İşte bu parça
kalptir" hadîsidir".
SÜNENU EBÎ DÂVUD:
Ebu Dâvud'un ismini
ebedîleştiren eseridir. Bâzı görüşlere göre Sünen, tarzında ilk yazılan eser
olma şerefine de sâhiptir. Ebu Dâvud eserini şöyle tanıtır: "Ben
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a nisbet edilen 500 bin hadîs yazdım.
Onlardan şu Sünen'i seçtim. Kitabımın içerisinde 4800 hadîs mevcuttur".
Ebu Dâvud, Sünen'in
hadîslerini seçerken, ahkâm hadîsleriyle yetinmiştir. Bu sebeple sünen ve sıhâh
müellifleri arasında ahkâm sâhasında ilk eser veren kimse olmuştur. Ebu Dâvud'un
Sünen'i, muhtelif beldelerdeki fukahânın istidlâl edip üzerine ahkâm bina
ettikleri hadîslerini ihtiva eder. Ebu Süleymân el-Hattâbî, Me'âlimu's-Sünen
adlı şerhinde şöyle der: "Biliniz ki, Ebu Dâvud'un es-Sünen kitabı, kıymetli bir
telîftir. İlmu'd-Dîn sâhasında onun misli te'lîf edilmemiştir. (Her mezhebe
mensub) âlimlerin kabûlüne mazhar olmuş, böylece muhtelif fırkalar teşkil eden
âlimler ve farklı mezheplere mensup fakîhler arasında hakem rolü oynamıştır.
Irak, Mısır, Mağrib ahalisi, İslâm âleminin ekseri beldelerinin müslümanları
ona sarıldılar. Onun bu kitabı ehl-i hadîs nezdinde hoşlanılan bir makam tuttu.
Bu kitap için meşakkatli yolculuklar yapıldı, arandı da arandı". Gazâlî'nin, Sünen hakkında: "Bir müçtehide, ahkam hadîsleri hususunda
kifayet eder" dediği rivayet olunur. Nevevî, Sünen'e yaptığı
şerhte: "Fıkıhla olsun, başka şeyle olsun, İslâmî mevzularla meşgul olan
herkesin Ebu
Dâvud'un Sünen'ine alâka göstermesi, onu iyi bilmesi gerekir. Zira
onun içindeki hadîslerin çoğuyla ihticâc edilir ve bu hadîsleri tefrik de
kolaydır. Ayrıca hadîslerin (fıkha girmeyen fazlalıklardan) özetlenmiş olması,
musannıfının emsaline üstünlüğü ve eserin tehzîbine gösterdiği itina, Sünen'in
ehemmiyetini artıran hususlardır." Sünen'in râvilerinden Ebu Sâd İbnu'l-A'râbî de şunları söylemiştir: "Bir fakîh'in yanında,
Allah'ın kelamını ihtiva eden Mushaf'la Ebu Dâvud'un Sünen'inden başka kitap
bulunmasa, (fıkhın tedvîni için) bir başka kitaba ihtiyaç duymaz".
Muhammed İbnu Mahled: "Ebu Dâvud, Sünen'ini telif edip halka
okuduktan sonra, kitabı, Ehl-i hadîs için, kendisine uydukları bir
"mushaf" oldu" der.
Ebu Dâvud Sünen'ini yazdıktan
sonra Ahmed İbnu Hanbel'e arzeder. Ahmed İbnu Hanbel istihsan ederek
takdîrlerini ifâde eder. Ebu Dâvud, Sünen'i Bağdat'ta rivayet etmiştir.
SÜNEN'İN SIHHAT DURUMU:
Bu konuda daha önce, Kütübü Erba'a'nın
şartlarıyla ilgili bahiste dört sünen'in her birinde üç çeşit hadîs
bulunduğunu, birinci grubu "sahîheyn hadîsleri" nevinden hadîslerin,
ikinci grubu "kendi şartlarına göre sahîh olan" hadîslerin, üçüncü
grubu da zıddiyet hadîslerinin teşkîl ettiğini belirtmiş ve bunların ne demek
olduğunu açıklamıştık. Burada aynı bilgileri tekrar etmeyeceğiz. Ancak Ebu Dâvud'un
bir tabiri üzerinde kısaca duracağız: Sâlih tabiri(1).
Ebu Dâvud, Sünen'i hakkında bir kısım teknik
bilgiler vermek maksadıyla kaleme aldığı Risâletu Ebî Dâvud İlâ Ehli Mekke diye
meşhur mektubunda şu açıklamayı yapar:
"Kitabımda yer alan bir hadîste şiddetli
vehn (zayıflık) varsa bunu belirttim. Kitapta senedi sahîh olmayan rivâyet de
var. Hakkında sükût ettiğim sâlihtir. Bâzısı bâzısından daha sahîhtir".
İbnu Salah, bu söz üzerine şu açıklamayı yapar: "Ebu Dâvud'un kitabında bu
şekilde "zayıftır" diye meşruhat verdiği hadîslerden hiçbirisi
Sahîheyn'de mevcut değildir. Ayrıca Ebu Dâvud'da "hasen" olarak
zikredilen hadîslerden herhangi birisinin, sahîh ve hasen hadîsleri temyiz
edenlerce "sahîh'dir" diye hükme bağlandığına da rastlamadım."
NİÇİN SÂLİH?
Ebu Dâvud'un yukarıda
kaydettiğimiz açıklamasıyla ilgili iki noktaya dikkat çekeceğiz:
Birinci nokta: Sâlih'ten kastedilen şey
nedir? Yani sükût edilen hadîs, kendisiyle ihticâc etmeye mi sâlihtir
(uygundur, elverişlidir) yoksa i'tibâr etme'ye mi sâlihtir? Zira, sâlih tâbiri,
kayıtsız olarak, bu mutlak hâliyle kullanılınca şuna sâlihtir diye ulema
nezdinde oturmuş bir ıstılah değildir. Bu sebeple normalde böyle kullanılmaz.
İşte belirttiğimiz bu durum, Ebu Dâvud'un sâlih tâbirinden neyi kasteddiği
sorusuna sebep olmuştur. Bazı muhaddîsler "ihticâc'ı kasteddiği"ni
söylerken bâzıları da "itibar'ı kasteddiğini" söylemiş ve ihtilaf
etmişlerdir. Son Osmanlı muhaddislerinden Zâhidu'l-Kevserî de bu mevzuya mesâî
sarfedenlerden biridir. O, özetle, bu çeşit hadîslerin hepsini aynı kategoriye
sokmanın yanlış olduğu kanaatindedir. Yani ona göre bâzıları ihticâca, bazıları
da itibâra sâlihtir. Hangisine salîh olduğunu tâyin de hadîsin incelenmesiyle
elde edilecek karîne'ye bağlıdır. Bu da hadîsten hadîse değişebilir. O sözünü
şöyle tamamlar: "Bundan maksad sâdece ihticâcâ salâhiyettir" diyen
kimse Ebu
Dâvud'u keyfine göre konuşturmuş olur".
İkinci Nokta'ya gelince, bu temâs edeceğimiz
husus, en az önceki kadar ehemmiyet taşır: Ebu Dâvud'un hakkında sükût ettiği bütün
hadîsler "sâlih" midir?
Yukarıda iktibas ettiğimiz pasajdan şu mâna
çıkmaktadır: Salâhat ister itibâr'a ister ihticâc'a olsun, her hadîs sâlihdir,
ifâdeden anlaşılan bu. Halbuki, mudakkik hadîsçiler, Ebu Dâvud'un sükût ettiği
hadîsleri tahlîl edince şu neticeye varmışlardır: Durumu (ehli nezdinde) çok
açık olan bir kısım fazla zayıf hadîslerin zaafına dikkat çekmeyi zâit
addederek açıklama yapmadan geçmiştir, yâni haklarında sükut etmiştir.
Biz, ehemmiyetine binânen, bu mevzuya tahsis
edilen genişçe bir tahlîli, kitabımızın Hadîsle İlgili Bâzı Meseleler bölümünde
sunacağız.
SÜNEN'İN TERTÎBİ:
Ebu Dâvud tertib
yönüyle Buhârî'ye
benzerlik arzeder. Öncelikle fıkha ve dolayısıyla metne ehemmiyet verir. Bu
sebeple, hadîsin fazla turuk'u varsa bir kısmını verir, her birinde vâki
ihtilaf ve ziyâdelerini kaydeder. Onun esâs gâyesi, hadîslerde mevcut olan
fıkhî ahkâmı bildirmektir. Bu sebeple, bir babta zikredeceği hadîslerin,
senedce en sahîh olanını önce kaydeder. Bâzı kereler muallel senedleri hiç
kaydetmez. Mekke ehline hitâben yazdığını belirttiğimiz kıymetli Risâle'sinde
eserinin tertib yönünü de aydınlatan şu teknik açıklamayı yapar:
"Siz, benden Sünen kitabındaki hadîsleri
soruyor ve: "Bunlar, bu mevzuda bildiğin hadîslerin en sıhhatli olanları
mı?" diyorsunuz. Biliniz ki, bir kısmı hâriç hepsi öyledir. Hâriç olanlar
da iki vecihle gelmiştir. Bunlardan hangisi senedce âli ise, diğerine takdîm
edilmiştir. Diğeri de hıfz yönüyle daha kuvvetli bir râvinin rivayetidir...
Bir babta çok hadîs bulunmasına rağmen bir
veya iki tanesini yazdım. Zira hepsini yazmak kitabı uzatırdı. Böyle yapmakla
(hacmi daraltıp) istifâdeyi kolaylaştırmayı düşündüm... Eğer bir babta hadîsin
iki üç vechine yer vermiş isem, bu davranışım rivâyetlerdeki bâzı
ziyâdelerden dolayıdır. İkinci rivâyette, birinciye nazaran ziyâde bir kelime
bulunabilir. Bazan uzun bir hadîsi kısalttığım da olmuştur. Zira tamamını
yazacak olsam onu dinleyen kimselerden bir kısmı, bundaki fıkhî yönü anlamayacak
ve bilemiyecekti. Buna meydan vermemek için kısalttım...
Sana benim kitabımda bulunmayan bir sünnet
zikredilecek olursa bil ki o, vâhi (zayıf bir hadîstir. Aksi takdirde kitabımda
bir başka tarîkle gelmiş olmalıdır. Zira ben, okuyucuya uzun kaçmasın diye bütün
tarîkleri vermedim."
FARKLI NÜSHALARI:
Ebu Dâvud'un
Sünen'ini, kendisinden tahammül edîp rivâyet izni olan yedi kişi mevcuttur.
Bunlardan dört tânesi ulema arasında yaygınlık kazanmıştır. Nüshalar arasında
bazı farklar mevcuttur. Bu nüshalar şunlardır.
1- Ebu Ali Muhammed İbnu Ahmed İbn-i Amr
el-Lü'lü'î (333/944) nüshası: Bu nüsha en ziyade şöhret ve yaygınlık kazanan
nüshadır. Bilhassa Meşrik memleketlerinde yazılmıştır. El-Lü'lü'î, Sünen'i, Ebu Davud'dan
bir kaç sefer dinleme fırsatı bulmuştur. Son defa, müellifin vefat ettiği sene
olan 275'te dinlemiş olması, bu nüshaya ayrı bir itibâr kazandırmıştır.
2- Ebu Bekr Muhammed İbnu Bekr İbni
Abdirrezzâk İbni Dâse et-Temmâr (v. 346/957) nüshası: Kısaca: İbnu Dâse nüshası
diye bilinir. Bu nüsha Mağrib beldelerinde şöhret yapmıştır. İbnu Dâse nüshası
el-Lü'lü'î nüshası'na muhteva itibariyle benzerlik arzeder. Farklı yönleri bir
kısım takdîm ve te'hirlerdir. Hadîslerin ziyâde-noksanlığı söz konusu değildir.
3- Ebu Îsa İshâk İbnu Mûsa İbn-i Sâ'îd er-Remlî
(320/932) nüshası. Bu da er-Remlî nüshası olarak yâdedilir.
Bu zât, Ebu Dâvud'un verrâkı (hususî kâtibi) dir.
Bunun rivayeti tertîb itibâriyle İbnu Dâse nüshasına benzer.
4- İbnu'l-A'râbî nüshası. Daha çok sûfi olan
Ebu Sa'îd Ahmed İbnu Muhammed İbni Ziyâd İbni'l-A'râbî'nin (vefat tarihi
340/951) dir. Bunun nüshası diğerlerine nazaran eksik bir nüshadır.
EBU DAVUD ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
Sünenü Ebî Dâvud el-Münzirî [Ebu Muhammed
Abdülaziz İbnu Abdilkavî (v. 656/1258)] tarafından ihtisar edilmiştir.
İhtisarın ismi el-Müctebâ'dır, bir kaç baskısı mevcuttur. İbnu Kayyîm
el-Cevziyye (v. 751 / 1350) Sünen üzerine bir tehzîb çalışması yapmıştır.
Tehzîbu Süneni Ebî Dâvud adını taşıyan bu eser de basılmıştır.
Belli başlı şerhleri şunlardır:
1- Me'âlimu's-Sünen: İlk Buhârî şârihi diye daha önce takdim
ettiğimiz Ebu Süleyman el-Hattâbî (v. 388) tarafından yapılmış muhtasar bir
şerhtir, matbudur.
2- Avnu'l-Ma'bud Şerhu Süneni Ebî Dâvud:
Ebu't-Tayyîb Muhammed Şemsülhak el-Azîmâbâdî tarafından te'lif edilmiştir. 14
ciltlik bir şerh olup açıklamaları son derece basit, yabancılar için
anlaşılması kolaydır. Hadîs metninde geçen kelimeler lügat gibî açıklanır. Bir
kaç kere basılmıştır.
3- El-Menhelü'l-Azbi'l-Mevrûd Şerhu Süneni
Ebî Dâvud: Mahmud Muhammed Hattab es-Subkî ( 1352/ 1933) tarafından
yapılmıştır. Hadîslerden dört mezhebin ne gibi hükümler çıkardığı belirtilen
geniş muhtevalı bir şerhtir, ne var ki, Sünen'in tamamı aynı şekilde
bitirilememiş, yarıda kalmış bir şerhtir.
4- Mirkâtu's-Su'ûd ilâ Süneni Ebî Dâvud: Suyûtî'nin şerhidir.
5- Bezlu'l-Mechûd fi Hallî Ebî Dâvud: Bu şerh
Hanefi mezhebini esas alır. Halil
Ahmed es-Sehârenfûrî (v. 1346/1927) te'lîf etmiştir. Muhammed Zekeriyya
el-Kandehlevî tâlikte bulunmuştur. 20 cilttir, matbudur.
Ebu Dâvud'a bunlar
dışında, Nevevî, İbnu
Mulakkin, Kutbuddîn Ebu Bekr İbnu Ahmed el-Yemenî, Veliyyüddin Ebu Zür'a Ahmed
İbnu'l-Hâfız Ebî'l-Fadl Zeyniddîn el-Irâkî, Alaeddin Moğoltay İbni Kılıç.
Şihâbuddin İbnu Raslân, Bedruddîn el-Aynî ve Sindî gibi muhtelif âlimler tarafından çoğu yarım kalmış
başka şerhler de yapılmıştır.
Ebu Dâvud'un Sünen'i
Türkçemize de tercüme edilmiştir. ______________
1) Ebu Dâvud hakkında düşülen bazı yanlışlıkların
önlemesi sebebiyle nazarımızda ehemmiyetli olan bu meseleye daha geniş,
müstakil bir açıklamaya Hadisle İlgili Bazı Meseleler kısmında yer verdik,
dileyen oraya bakabilir.
İRMİZÎ VE SÜNEN'İ
HAYATI
Tirmizî, Orta Asya
şehirlerinden Termiz, Türmiz, şeklinde de telaffuz edilen Tirmiz şehrine
nisbettir. Bu nisbeti taşıyan meşhur başka hadîsçiler de var ise de öncelikle
Kütüb-i Sitte müelliflerinden Ebu Îsâ Muhammed İbnu İsâ İbni'd-Dahhâk bu
nisbetle anılır. Ebu İsâ'nın meşhur eseri el-Câmi'u's-Sahîh'i de bu nisbetle
yâdedilir.
Muhammed İbnu İsa et-Tirmizî'nin künyesi Ebu Îsâ'dır.
Kitabında, kendi görüşünü sunarken Kâle Ebu Îsâ diyerek, künyesini zikreder.
Ebu Îsâ 209/824-279/892 yılları arasında
yaşamıştır. İlim talebi için bir çok beldeler dolaşmış, Horasanlılardan,
Iraklılardan, Hicâzlılardan... hadîs almıştır... Kuteybe İbnu Sa'd, Ebu Musab, İbrahim İbnu Abdullah el-Herevî,
İsmail İbnu Mûsa es-Süddî, Süveyd İbnu Nasr, Ali İbnu Hacer, Muhammed İbnu
Abdillah gibi pek çoklarını dinlemiştir.
Buhârî ve Müslim mühim hocalarındandır. Hadîs tahsilini esas itibariyle Buhâra'da yapmıştır.
Kendisinden başta Buhârî olmak üzere Mekhûl İbnu Fadl, Muhammed İbni Mâhmûd
İbnu Anber, Hammâd İbnu Şâkir, Ebu Hâmid Ahmed İbnu Abdillah el-Merzevi,
el-Heysem İbnu Küleyb eş-Şâmî, Muhammed İbnu Mâhbûb... gibi birçokları rivayette bulunmuştur. İbnu Hacer'in Tehzîbü't-Tehzîb'de kaydettiği bir rivayete göre, Buharî, Tirmizî'ye:
"Benim senden istifâdem, senin benden istifâdenden fazladır"
demiştir.
Alimler sikalığı ve imâmeti hususunda ittifak
eder. Sâdece İbnu Hazm, Tirmizi için "meçhûl" demiştir. Ancak, İbnu Hazm'ın başka bazı meşhur hâfızlarıda "meçhûl" olmakla ittiham
ettiği için nazar-ı itibara alınmamıştır. Nitekim Ebu'l-Kâsım el-Begâvî, İsmâil
İbnu Muhammed es-Saffâr, Ebu'l-Abbâs el-Asam vs. de İbnu Hazm tarafından meçhûl
addedilmiştir. İbnu Hibbân: Tirmizî'yi "İlmi cem eden, te'lif eden ve
müzâkere edenlerden" biri olarak tavsîf eder.
Tirmizî, bâzılarınca
Hanbeli, bazılarınca Şafiî vs.
mezheplere nisbet edilmiştir. Ancak, ashâbu'l-hadîs'ten olduğu, sünnete uyup,
doğrudan sünnetle amel ettiği, herhangi bir mezhebi taklid etmeyen müstakil bir
müctehid olduğu görüşü râcihtir. Sahîh'inde sıkça geçen ashâbunâ
(arkadaşlarımız) tabiriyle ehl-i hadîs'i (Mâlik İbnu Enes, Şâfiî, Ahmed İbnu Hanbel, İshak İbnu Râhuye, vs.) kasteddiği, tahlil sonunda anlaşılmıştır.
Tirmizî, ed-Darîr, yâni
âmâ unvanını da taşır. Bazıları, onun doğuştan âmâ olduğunu söylemişse de esas
olan, ömrünün sonlarına doğru gözlerini kaybetmiş olmasıdır.
HAFIZASI:
Tirmizi, müstakilen
üzerinde durulacak kadar müstesna bir hâfızaya sahiptir. Ebu Sa'd el-İdrisî: "Ebu İsa et-Tirmizî, darb-ı mesel olan bir
hâfızaya sahipti" der. Hadîsleri, bir defa dinleyince olduğu gibi
ezberlediği belirtilir. Terâcim kitaplarında, onun hâfıza gücünü belirten şu
menkıbe kaydedilir: Tirmizî anlatıyor:
"Ben Mekke yolunda idim ve daha önce bir
şeyhe âit iki cüz istinsâh etmiştim. Mezkûr şeyh kâfilemize uğradı. Kendisini
sordum, falanca diye gösterdiler. Yanına gittim. Yazmış olduğum cüzlerin
berâberimde oldûğunu zannediyordum. Şeyh'e âit olduğunu zannetiğim bu cüzleri
heybeme koyarak yanına vardım. Kendisiyle karşılaşınca bunları gözden geçirerek
rivâyeti için icâzet talep ettim. "Ver bakalım" dedi. Verdiğim zaman
adamcağız bir de ne görsün, uzattığım cüzler beyâz (defterdi, yazı filan
yoktu). Şeyh öfkelendi ve "Benden utanmıyor musun?" dedi. Niyetimin
hafiflik olmadığını, araya bir aldanma, yanlışlık girdiğini anlattım ve:
"Mâmafih bu cüzlerin muhtevâsı tamâmıyla ezberimde" dedim.
"Oku" dedi. Onun okuduğunu ard arda tamâmen okudum. Beni tasdîk
etmeyip: "Yanıma gelmezden önce bunu ezbere okuyarak hazırlıklı gelmiş
olabilirsin" dedi. Ben de: "Öyleyse başka şeyler tahdîs et"
dedim. Bunun üzerine benim için, garîb hadîslerinden kırk kadar hadîs okudu.
Sonra "Haydi oku" dedi. Ben de baştan sona kadar hepsini kendi
okuduğu gibi okudum, tek harfte bile hatâ yapmadım. Bunun üzerine:
"(Hâfızası) senin gibi olanı görmedim" dedi."
DİNDARLIĞI:
Tirmizî'nin hayatından
bahseden müellifler, dindarlığını da tebârüz ettirirler. Ömrünün sonlarına
doğru gözlerini kaybetmesi de, âhiret korkusuyla ağlamaktan ileri geldiği
belirtilir. Zehebî, şu ibâreye yer verir: "Buhârî öldüğü zaman, Horasan'da,
ilim, hıfz, verâ ve zühd yönleriyle Tirmizî denginde bir başkasını geride
bırakmamıştı".
HADÎS İLMİNE HİZMETİ: Tirmizî, sâdece rivâyetleri cemedip eser te'lif
etmekle hizmet etmemiş, hadîs ilminin gelişmesine de katkıda bulunmuştur.
Kendisine kadar hadîsler iki dereceye ayrılıyordu: 1- Sahîh, 2- Zayıf. Tirmizî üçüncü bir kısım ilâve etti: Hasen. Her ne kadar, bazı tahkîkler, hasen
tâbirinin Tirmizî'den
önce de kullanıldığını göstermiş ise de, bu tâbiri ısrarla ve çokça kullanarak
muhaddisler arasında yayılıp benimsenmesine sebep olmuştur. Böylece,
kendisinden sonra, hadîslerin üç mertebede mütâlaa edilmesi gelenek hâlini
aldı.
Tirmizî, sâdece hasen
tâbirini kullanmakla yetinmeyip, buna başka kelimeler de ekleyerek yeni
mürekkep tâbirler ortaya koydu: "Hasenun garibun", "hasenun
sahîhun" gibi.
Ayrıca, Tirmizi, hasen ve garib tâbirlerine târifler
getirdi. Kendinden sonra gelen muhaddisler, Tirmizî gibi bir otoritenin bu
tabîr ve târiflerini nazar-ı dikkate aldı, gereken ehemmiyeti verdi. Tirmizî böylece ıstılahlara getirdiği tarîfle usul-i hadîs ilminin gelişmesine hizmet
etmiş oldu.
Keza, Kitâbu'l-İlel'de yer verdiği râvilerin
tabakaları, ve cerh-tâdille ilgili bahisler de ulûmu'l-hadîs üzerine olan en
eski sistematik meseleleri teşkîl eder. İbnu Ebî Hâtim'in (v. 327/938) daha da
geliştireceği rical taksimatında bu bahisler çekirdek hizmetini görmüştür.(1).
Tirmizî'nin rivâyet
metodu da, kendinden sonra te'lif edilen eserlere tesîr etmiştir. Bu hususu,
Dârakutnî'nin Sünen'inde, Münzirî'nin et-Terğîb ve't-Terhîb'inde daha bâriz
olarak görürüz. Zira onlar da Tirmizî gibi hadislerin sıhhat durumunu
belirtmeye önem verirler.
Tirmizî'nin bâzı
teliflerde de çığır açtığı görülmüştür. Sahâbelerin hayatına müstakil olarak
tahsis edilen ilk eserin, bâzı âlimler, Tirmizî tarafından yazıldığını kabul etmiştir:
Kitâbu Esmâ-i's-Sahâbî, Keza Şemâil'i, bu dalda yazılan ilk müstakil ve
mükemmel eserdir. Tirmizî'nin bu eseri pek çok te'liflere örnek olmaktan
başka birçok şerhlere de mazhar olmuştur.
Eserleri meyanında el-İlelü'l-Kübrâ'sını da
belirtmek gerek. Bu Sahîh'inin sonundaki ilel değildir. Birçok müellif bundan
kitaplarına iktibaslarda bulunmuştur. Muahhar müellifler bunun kaybolduğunu,
kütüphanelerde nüshasının bilinmediğini kaydederler ise de Topkapı Sarayı
Müzesi Kütüphanesi'nde Şerhu İlelu't-Tirmizî adıyla rastladığımız nüshanın,
el-İlelu'l-Kebîr olması kuvvetle muhtemeldir(2).
Kitâbu'z-Zühd, et-Târîh, el-Esma ve'l-Künâ,
Kitâbun fi'l-Asârı'l-Mevkufe gibi başka eserleri de bilinmekte ise de bize
kadar ulaşmamıştır. Ancak bunların, hadîs ilminin gelişmesine hizmet etmiş
olmaları inkâr edilemez.
SAHÎH'İ:
Tirmizî'nin en meşhur
eseri Sünen de denmiş olan es-Sahîh'idir. Hadîscilerin yer verdikleri bütün ana
bablara şâmil olması sebebiyle "câmi" vasfını ele almıştır.
Sahîh-i Tirmizî'deki tertip güzelliği diğer kitapların
hiçbirinde yoktur. Bu yönünü nazar-ı dikkate alan bazı âlimler, onu Kütüb-i
Sitte'nin üçüncü kitabı kabul etmiştir. Kitabı hakkında Tirmizî şu açıklamayı yapar:
"Ben bu kitabı yâni el-Müsnedü's-Sahîh'i telif edince, Hicâz, Irâk ve
Horasan âlimlerine arzettim, hepsi de onu beğendi. Kimin evinde bu kitap, yani
el-Câmi bulunursa, sanki evinde konuşan bir peygamber vardır."
Tirmizî'nin Sahîh'i,
sünen tarzında yanî fıkıh babları esas alınarak tertip edilmiştir. İçerisinde,
sahîh, hasen ve zayıf hadîsler mevcuttur. Ancak her bir hadîs hakkında, hadîsi
kaydedince, sıhhat durumu ve amel durumuyla ilgili bilgi verir. Zayıfsa, sebebi
ve zayıflık veçhi nedir belirtir. Ayrıca, açtığı her babta sahâbe ve
farklı diyarlardaki âlimlerin görüşlerini açıklar. Eser bu yönüyle ilk defa
telif edilmiş, mukayeseli fıkıh mezhepleri tarihi mahiyetini arzeder.
Her hadîsin durumunu belirtmesi, kitabından
herkesin kolayca istifadesine imkân tanır. Bu vasıf onu diğer te'liflerden
ayıran en mümtaz yönünü teşkîl eder.
Kitabının sonuna koyduğu Kitabu'l-İlel bölümü
eserin diğer bâriz bir hususiyetini teşkîl eder. Bu bölümde mühim kaidelere yer
verir. Diğer rivâyet kitaplarında bu ismi taşıyan bir bölüme rastlanmadığı
gibi, bu bölümde yer alan meselelere de rastlanmaz.
Tirmizî'de yer alan
hadîslerin mâhiyetini hakkıyla tanımak için şu noktanın da bilinmesi gerekir: Tirmizî,
eserine, âlimlerden herhangi biri tarafından amel edilmiş olan hadîsleri
almıştır. Eserinin Kitabu'l-İlel bölümünde, Sünen'indeki hadîslerin ikisi hâriç
geri kalan hepsinin ma'mûlun bih olduğunu yâni âlimlerden biri tarafından amel
edildiğini bizzat açıklar. Hiçbir âlimce amel edilmemiş olan iki hadîsi de
belirtir: Biri, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yolculuk hâli bile
olmadığı halde -ümmete kolaylık olsun diye- öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı
birleştirdiğine dair İbnu
Abbas (radıyallahu anh)'tan yapılan
rivâyettir. Diğeri de, içki içmede ısrar eden kimseye üç kere hadd tatbîk
edildikten sonra dördüncü seferde öldürülmesini emreden rivâyettir. Bu iki
hadîsle hiçbir âlimin amel etmediğini belirtir.
Şu halde Sünen-i Tirmizî, bir bakıma mâmûlün bih
(kendisiyle amel edilmiş) olan hadîsleri cemeden bir mecmuadır. İçerisinde 3962
hadîs mevcuttur.
BAB BAŞLIKLARI:
Tirmizî, eserini tanzîmde
öncelikle fıkhî endîşe taşır. Bu yönüyle Buhârî'ye benzer. Bunda da, Buhârî'de olduğu gibi tercümeler
vardır. Terecmeler'de, bazan, meseleye umumî bir tarzda dikkat çeken bir ifade
kullanılır: "Babu mâ câe fi's-Sivâk" yani: "Misvak konusunda
gelen hükümlerle ilgili bab" gibi. Bâzan hususî bir konuda kesin bir hüküm
konur: "Babu mâ câe enne'l-ikâmete mesnâ mesnâ" yani: "Kâmet okurken
ikişer kere tekrar okunacağına dair rivayetler babı" gibi, bazan başlık
soru tarzındadır: "Secdeden nasıl kalkılacağına dair rivâyetler babı"
gibi. Tirmizî bâzan, nâsih ve mensuh deliller için ayrı ayrı bab açar. Her mezhebin görüşünü
ve delillerini ayrı ayrı zikreder. Bu tarz tercümeler Buhârî'de yoktur. Tirmizî'de
pek çoktur. Önceki bâba yakın durumlarda sadece "babun" diyerek de
tercüme koyduğu da olmuştur. Buna da sıkça rastlanır.
BABLARIN TANZÎMİ:
Bu meselede de Buhârî'ye benzer, zira o da fıkıh
yapmak, bab başlıklarında ifade ettiği ahkâm-ı fıkhîye'yi sahîh hadîslerle
delillendirmek maksadıyla hadîsleri kaydetmiş, eserine bu maksada uygun bir
tertip ve tanzîm kazandırmış idi. Ancak, Tirmizî, Müslim'in espirisini de gözden uzak tutmamıştır.
Yâni, hadîslerin muhtelif tarîklerini de aynı anda göstermeye gayret etmiştir.
Ne var ki turûk'u bir arada gösterirken Müslim'in tarzından ayrılır. Müslim her tarîk'de mevcut en küçük
farkları bile gösterdiği halde, Tirmizî daha ziyâde mânaya tesir edebilecek
farklılıklara dikkat çeker. Senetleri öylesine kısaltır ki, çoğu kere, hadîsin,
sâdece sahâbeden olan râvilerini zikreder. Meselâ hadîsi kaydettikten sonra:
"Ve fî'l-bâb an fülan, an fülan, an fülan..." diyerek birçok isim
zikreder. Bu isimler, o konuda rivâyet edilen diğer hadîslere işâret eder. Her
isim ilgili hadîsi rivayet eden bir sahâbîye aittir. Dikkat çekilen bu
rivâyetler, Tirmizî'nin
başka bablarında kaydedilmiş olabileceği gibi, kaydedilmemiş de olabilir.
Makdisî, en azından bir kısım babların tanziminde Tirmizî'nin
takip ettiği yolu şöyle açıklar:
"Merhûmun tâkip ettiği metodlardan biri
şudur: Önce, senedi sahîh olarak bir sahâbî'ye -ki bu Sahâbî'nin rivâyet ettiği
hadîsler diğer sahîh kitaplarda tahrîc edilmiş olacak- ulaşan bir hadîsin ifâde
ettiği (hüküm ve) mânâya uygun olarak bir bâb başlığı koyar. Sonra başlıktaki
bu hükmü, hadîsi diğer kitaplarda tahrîc edilmemiş olan bir sahâbînin
rivâyetini -ki bunu tarîki de bâb başlığında kastedilmiş olan hadîsin
tarîkinden farklıdır- vererek beyân eder ki bu davranış hükmün sahîh olduğu
hâllerde câridir. Sonra rivâyete şu sözü ekler: "Bu bâbta falan ve fâlan
(sahâbî) den de rivâyet mevcuttur." Bu sayılanlar arasında, bâbtaki hükme
esâs teşkîl edilen rivâyeti yapan meşhûr sahâbî ve diğerlerinin ismi de
mevcuttur. Bu metodu sâdece bâzı bâblarda tâkip eder."
Tirmizî'nin bu
davranışından maksad, o hadîs, sened yönüyle zayıf olsa bile, sahîh olan bir
hadîse hükümde tevafuk etmekle, metnin ifâde ettiği ahkâm yönüyle sıhhatini
göstermek ve bu rivâyeti korumaktır.
Yeri gelmişken bir kere daha hatırlatalım ki,
hadîsler hakkında verilen "sahîh" veya "zayıf" hükmü
nefsülemr'e bakmaz, zâhire bakar. Aynı ahkâmı ihtiva eden bir hadis, bazan bir
kaç tarîkten ulaşır, bu tarîklerden biri esas alınınca hadîs "zayıf"
addedildiği halde, diğer biri esas alınınca "sahîh" addedilir. Çünkü
hüküm zâhire göre verilir, nefsülemr'i yâni gerçeği Allah bilir. Tirmizî,
bu durum sebebiyle, zaafı şiddetli olan bâzı râvilerden de rivâyet almaktan
çekinmemiştir: Muhammed İbnu Sâd el-Kelbî ve Muhammed İbnu Sâd el-Maslûb gibi.
Bunların durumunu belirtmekten başka, rivâyetlerini mûteber olan başka
tarîklerden de kaydetmiştir.
Tirmizî'nin bu davranışı
ona Sahîheyn'le kıyaslayınca bazı farklılıklar ve hatta üstünlükler kazandırır:
1- Sahîheyn'de bile bulunmayan bir kısım
sahîh hadîsleri ihtiva eder.
2- Yine Sahîheyn'de bulunmayan çok miktarda
hasen ve zayıf hadîsleri ihtiva eder. Bir kısım âlimlerin zayıf hadîsle amel
etmeyi esas aldığını düşünürsek bunun ehemmiyetini daha iyi anlarız(3).
3- Ravilerin hallerini açıkça beyan eder. Buhârî ve Müslim bu işi, sâdece hadîs ilminde ihtisas yapmış, ilel'i bilen kimselerin anlıyacağı
gâmız bir işaretle yaparken Tirmizî herkesin anlayabileceği çok açık bir
üslûbu seçmiştir.
4- Sahîheyn, bir babta bulunan en sahîh
hadîsleri kaydetmek ve onlarla yetinmek gayretine düşerken, Tirmizî ele aldığı baba giren sahîh, hasen, zayıf, sâlim, muallel hadîsleri de
kaydetmekten çekinmemiştir. Zira, ahkâm-ı şer'iyye her zaman sahîh hadîsle
değil, bazı kere de hasen ve hatta -turûk'un çoğalması hâlinde- zayıf hadîsle
sübût bulur.
5- Zayıf hadîslerin zayıf olduğunu bildirdiği
için zayıfın hasen veya sahîh sayılmasından doğabilecek mahzurlar önlenmiş
oluyor.
6- Kendisiyle itibar edilebilecek hadîsler
anlaşılıyor.
7- Âlimlerin, haklarında cerh ve ta'dîl
hususunda ihtilaf ettikleri şahıslar tanıtılmış olmaktadır. Ayrıca,
mezheplerin, istidlâl'de delilleri ve ihtilafları da Tirmizî'de bilinmektedir.
HADÎSLERİN KISALTILMASI:
Tirmizî, eserini fıkhî
espiriyle tanzîm ettiği için, bir hadîste fıkha temas etmeyen -esbâb-ı vürûd
gibi- bir kısım varsa orayı çoğu kere atar. Maksadı kitabın hacmini
artırmamaktır. Ancak, hadîste yaptığı bu kısaltma ve taktî'e dikkat çeker ve:
Ve fi'l-hadîsi kelâmın ekseru min hâzâ: "Bu hadîste, kaydettiğimizden daha
uzun bir metin mevcuttur" veya: "ve fı'l-hadîsi kıssatun tavîle"
yani: "Hadîsin aslında (esbab-ı vürûdu belirten) uzunca bir hikâye
mevcuttur" der.
TÂLİK: Tirmizî'de muallak hadîs pek nâdirdir. Buhârî'yi
çok miktarda tâlik yapmaya sevkeden durum şartlarındaki sıkılık idi. Halbuki Tirmizî,
hadîs kabûl etmede geniş davranmıştır, zira, durumunu belirttiği için, çok
zayıf râviden bile hadîs almaktan çekinmemiştir. Öte yandan, Müslim gibi o da isnada ehemmiyet vermiş, bu sebeple tâlik ederek metin kaydetmekten
ziyade kısaltarak da olsa senet kaydetmeyi ön plana almıştır. Netice olarak bu
durumlar ona tâlik yapma ihtiyacı duyurmamıştır.
USUL-HADÎSLERİ:
Tirmizî'yi Sahîheyn'le
kıyaslamada mühim bir farka daha işaret etmemiz gerekmektedir: Sahîheyn,
muttarıd bir kaide olarak bir babta mevcut olan en sahîh hadîsi (asl'ı) ilk
önce zikrettikleri halde Tirmizî'de bu muttarıd değildir. Bazı kereler
zayıf hadîsi önce kaydeder, zaafına dikkat çeker. Arkadan o babın daha sahîh
olan rivâyetini zikreder. Kitapta bunun örneği çoktur. Nesâî ise bir babta mevcut bütün
hadîsleri bir arada toplarken, muttarıdan -şayet varsa- önce kusurlu hadîsi
kâydeder. Tirmizî'nin
davranışı tenkîd vesilesi olamaz, zira, hadîs hakkında derhal açıklama
yapmaktadır.
ŞERHLERİ:
Tirmizî'nin Sahîh'ine
muhtelif şerhler yapılmıştır. Bazıları şunlardır:
1- Ârızatu'l-Ahvazî fî Şerhi't-Tirmîzî müellifi, Mâliki ulemasından
İbnu'l-Arabî el-Mâlikî diye şöhret
bulmuş olan Muhammed İbnu Abdillah el-İşbilî'dir (v. 543/1148). Eser on üç cilt
olup 7 mücelled halinde matbudur.
2- Mütedâvîl şerhlerden biri de
Tuhfetu'l-Ahvazî Şerhu Câmi'i't-Tirmizi'dir. Müellifi Muhammed Abdurrahmân İbnu
Abdirrahim el-Mubârekfûrî'dir. (v. 1353/1934). Bu şerh için hazırlanan iki
ciltlik Mukaddime, hem Tirmizî hakkında geniş bilgi sunar, hem de usul-i
hadîsle ilgili derli-toplu bilgiler verir.
Tirmizî'nin sahîhi
üzerine geniş bir tahlîli Nureddin Itr, el-Imamu't-Tirmizî ve'l-Muvazenetu Beyne
Câmiihi ve Beyne's-Sahîheyn adlı eserde sunar.
Suyutî'nin, Sindî'nin İbnu Mulakkin'in,
Muhammed İbnu Muhammed el-Ya'merî'nin, Abdurrahman İbnu Ahmed el-Hanbelî'nin de
muhtelif hacimlerde şerhleri mevcuttur. Tirmizî'yi ihtisar edenler de olmuştur: Necmuddîn
Muhammed İbnu Akîlî el-Balisî, Necmuddîn Süleyman İbnu Abdilkavî gibi.
Tirmizî'nin hadîslerini
tek bir kelimeden bulmak maksadıyla Sıddîkî el-Beyk tarafından el-Mürşid ila
Ehâdîsî Süneni't-Tirmizî adıyla bir miftah yapılmıştır (Humus 1969).
______________
1) İbnu Ebî Hâtim râvileri dört ta'dîl, dört
de cerh tabakası olmak üzere sekiz tabakaya ayırmıştır. Hâfız Zehebî, Irâkî ve İbnu
Hacer bu taksimata yenilerini ilâve
ederek onikiye çıkarmışlardır. 2) 1976'da mikrofilme aldığımız bu nüsha üzerinde, bir talebemize mezuniyet
tezi çalışması yaptırdık. 3) Zayıf hadîsle amel bahsini ayrıca ele alacağız.
NESÂÎ VE SÜNENİ
HAYATI
El-Hâfız el-İmâm Şeyhu'1-İslâm Ebu
Abdirrahmân Ahmed İbnu Şuayb İbnu Ali İbni Sinân İbni Bahr el-Horâsânî el-Kâdî.
215/830-303/915 yılları arasında yaşamıştır. Kuteybe İbnu Saîd, İshak İbnu Râhuye, Hişâm İbnu Ammâr, gibi sayısız kimselerden hadîs dinledi. Hadîs almak
üzere Horasan, Irak, Hicâz, Mısır, Şam, Cezire gibi diyarları dolaştı. İlminin
derinliği, itkânı, rivâyetlerindeki ulviyetle (ulüvvü isnâd) temâyüz etti.
İlmini Mısır'da neşretti. Fıkıh, hadîs ve rical bilgisinde Mısır'daki
emsallerine, devrinde, tefevvuk ve tekaddüm ettiği muâsırı olan âlimlerce
te'yîd edilmiştir. Müslümanların imâmlarından biri olduğu bilhassa tebârüz
ettirilir. Bazı âlimler Nesâî'nin Müslim'den ahfaz olduğunu da söyler.
Hadîs tahsili için, Kuteybe İbnu Saîd'in
yanına 230 yılında gittiği zaman 15 yaşında olduğunu, rivayetlerini almak üzere
bir yıl iki ay yanında kaldığını kendisi anlatır.
Nesâî'nin dört hanımı
olduğu, hanımlarına karşı vazîfesini eksiksiz yerine getirdiği, gece ve gündüz
ibadetlerine düşkün bulunduğu, günahlardan kaçmaya çok gayret ettiği, bu
meyanda cihadlara iştirakten de geri kalmadığı belirtilir. Ayrıca Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın sünnetlerini ihya ettiğini, Sultanların meclisinden
kaçtığını faziletleri meyanında zikreden İbnu Hacer, bu davranışının, Nesâî'yi
şehit olmaya götürdüğünü de ifade eder.
Ölümüyle ilgili olarak şu vak'a anlatılır:
Uzun müddet Mısır'da yerleşip, ilim neşrinden sonra 302 yılında orayı
terkederek Şam'a (veya Remle'ye) gelen Nesâî, orada Hz. Muâviye taraftarlarının
baskısına mâruz kalır. Kendisinden, Hz. Muâviye'nin Hz. Ali (radıyallahu
anhüma)'dan üstünlüğüne dair rivayette bulunmasını isterler. O ise: "Allah
onun karnını doyurmasın" hadîsinden başka bir şey bilmediğini söyleyince
(1) Hz. Muâviye (radıyallahu anh) taraftarları Nesâî'yi Mescid'in içinde dövmeye
başlarlar. Onları, bu davranışa sevkeden şüphesiz Nesâî'deki Hz. Ali sevgisi ve
dolayısıyla Fî Fadli Ali adıyla te'lîf etmiş olduğu eseri idi. Buradan,
hırpalanmış ve sakatlanmış olarak Mekke'ye hareket eder. Nesâî, Mekke'ye varır varmaz kötü
muâmelelerin tesiriyle vefat eder. Bu yüzden ona şehîd de denmiştir. Kabrinin,
Safa ile Merve arasında olduğu belirtilir. Bâzı tarihçiler Filistin'de vefat
ettiğini söylerse de Mekke'de ölmüş olması daha sahîh gözükmektedir.
Kendisinden oğlu Abdulkerim, Ebu Bekr Ahmed
İbnu Muhammed İbnu İshâk İbni's-Sünnî, Ali İbnu Ebî Ca'fer et-Tahâvî, Ebu Bişr
ed-Dûlâbî, Ebu-Avâne, Ebu Câfer et-Tahâvî gibi pek çokları hadîs rivâyet
etmiştir.
EL-MÜCTEBÂ:
Nesâî, önce
es-Sünenü'l-Kübrâ'yı te'lif etmiştir. Bunda sahîh ve ma'lûl hadîsler karışık
olarak bulunuyordu. Bunu Remle Emîri'ne takdim edince Emîr: "İçinde yer
alan bütün rivâyetler sahih mi?" diye sorar. Nesâî: "Hayır, kitapta sahîh,
hasen ve hasene yakın olan rivâyetler var" cevabını verir. Bunun üzerine
Emîr:
"- Bana, sahîh olanları öbürlerinden
ayırıver!" der. Bu istek üzerine Nesâî, es-Sünenü's-Suğra'yı te'lif eder ve buna
el-Müctebâ Mine's-Sünen adını verir. Bugün, Sünenü Nesâî deyince el-Müctebâ
kastedilir.
El-Müctebâ, diğer sünenlerle mukâyese
edilince içerisinde, zayıf hadîs en az olanıdır. Bu sebeple, bir kısım âlimler,
el-Müctebâ'yı Kütüb-i Sitte'nin üçüncü kitabı saymıştır. Makdîsî'den naklen İbnu Hacer, Zehebî, Katip
Çelebi, Sübkî, gibi meseleye temas eden
bütün âlimler, Hafız Ebu Alî'nin şu sözünü kaydederler: "Nesâî'nin
rical hususundaki şartı, Müslim'in ve Buhârî'nin şartından daha şiddetlidir". Ancak
bu şartın ne olduğunu hiç biri belirtmez. Şu kadar var ki, Nesâi, Buhârî ve Müslim'in
hadîs aldığı bir kısım râvilerden hadîs almamıştır. Sindî, bu sebeple, şartının
Sahîheyn'den sıkı olduğunun söylendiğini ifâde eder." Kendisi der ki:
"Ben Sünen'i cemetmeye azmedince hakkında, içime şüphe düşen bir kısım
râvilerden hadîs alma hususunda Allah'tan istihârede bulundum. Netîcede,
terklerinde hayır olduğu kanaatine vardım."
Nesâî, kitabını tanzîm
ederken, râvinin terkinde ittifak olup olmadığına bakmıştır. Terkinde ittifak
olmadıkça hadîs almıştır. Bu hususta o da Ebu Dâvud gibi düşünmektedir: Muhtelefun fih
râvinin hadîsi makbuldür, zira bir babta zayıf rivâyet, re'yü'r-ricâl'den
evlâdır. Çünkü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den olma ihtimâli
mevcuttur.
TERTÎBİ:
Nesâî'nin el-Müctebâ'sı,
sünen tarzında bir te'liftir. Hadîsler fıkhî bablara göre tasnîf edilmiştir. 51
aded ana bölüm vardır. Her bölüm, diğer sünenler gibi, tâli bablara ayrılır.
Bab başlıklarında (terâcim) fıkhî hüküm belirtilir. Hükmü te'yid eden hadîsler
kaydedilir. Nesâî,
tertipte Müslim'in
yolunu tutar. Yani hadîslerin turûkunu bir araya getirmeye ehemmiyet verir,
hadîslerin illetini göstermeyi birinci plâna alır. Bu sebeple bir hadîsin
birçok turûkunu verdiği vâkit, şayet varsa, önce galat bulunan tarîki kaydeder.
Arkadan ona muhalefet eden sahîhi kaydeder. El-İmâm Ebu Abdillah İbnu Reşîd,
Nesâî'nin
kitabını, Buhârî ve Müslim'in
medotlarını birleştirici olarak tavsîf ederken çokça ilel beyan etme yönüyle
arzettiği hususiyete de dikkat çeker. İbâdet ve ahkâmla ilgili bahîslerden
başka diğer kitaplarda rastlanmayan ana bölümlere yer verildiği görülür: İhbâs,
Nuhl, Rukbâ, Umre, Hayl gibi. Diğer taraftan Fiten, Kıyâme, Menâkıb ve Kur'an'a
dâir bölümler yer almaz.
ŞERHLERİ:
El-Müctebâ'yı çok kısa bir surette Celâleddin
es-Suyûtî şerhetmiştir. Ebu'l-Hasan Muhammed İbnu Abdillah
es-Sindî (1138/1725), okuyucunun i'rabında ve zabtında müşkilat çekeceği
kelimelerin, garîblerin şerhini yapmak maksadıyla Suyûtî'nin şerhi üzerine bir
hâşiye ilâve etmiştir.
Siracüddin Ömer İbnu Ali İbnu Mülakkin
(804/1401) Sahîheyn, Ebu Dâvud ve Tirmizî'ye olan zevâidini tek cilt
halinde şerh etmiştir. El-Mücteba, Suyûtî'nin şerhi ve Sindî'nin haşiyesi ile
birlikte matbudur. El-Mücteba dilimize de tercüme edilmiştir. ______________
1) Zehebi, bu rivâyette Hz.
Muâviye (radıyallahu anh)'yi zemmetmek kastedilmediğini belirtmek için
"Hz. Muavive ile alakalı bu menkıbe muhtemelen, Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ın şu sözü sebebiyledir: "Ey Rabbim, ben kime lânet ve şetimde
bulundu isem, bunu onun hakkında zekât ve rahmet kıl" (Müslim,
Birr. 88-95).
İBNU MÂCE VE
SÜNEN'İ
HAYATI
İbnu Mâce künyesiyle bilinen el-Hâfız Ebû
Abdillah Muhammed İbni Yezîd 209/824-273/886 yılları arasında yaşamıştır.
Kazvîn şehrinde doğduğu için el-Kazvinî nisbetini de alır. Kendisini hadîs
sahasında yetiştirmiş, bu maksadla; devrinin âdeti üzere, ilim adamlarını
dinlemek üzere Horasan, Basra, Kûfe, Mekke, Şâm, Mısır gibi mühim merkezlere
ilim seyahatleri yapmıştır. İmâm Mâlik'in ve Leys İbnu Sa'd'in (v. 175)
ashâbını dinlemiştir. Ebu Ya'la el-Halîli, hakkında: "Sikadır, büyüktür,
bu hususta hakkında âlimler ittifak eder, kendisiyle ihticâc edilir, hadîs
bilgisine sâhiptir, hıfzı vardır" der. İbnu Mace Sünen'den başka Târih
ve Tefsîr kitapları da telif etmiştir.
Kendisinden,
Muhammed İbnu Îsâ el-Ebherî, Ebu Ömer, Ahmed İbnu Muhammed İbni Hakîm,
Ebu'l-Hasen el-Kattân, Süleymân İbnu Yezîd el-Fâmî vs, bir çokları rivâyette
bulunmuştur. Bu kaydettiğimiz isimler Sünen'i de rivâyet edenler arasında yer
alır.
SÜNEN'İ
İbnu Mâce'nin Sünen'i, Kütüb-i Sitte'nin
altıncı kitabı olarak kabul edilmiştir. Onun altıncı kitap olarak benimsenmesi
sonradan olmuştur. Daha önce, usûl (temel) olarak beş kitap şöhret yapmış idi.
İlk defa, Ebu'l-Fadl Hâfız Muhammed İbnu Tâhir el-Makdîsî (v. 507/1113),
Etrâful-Kütübi's-Sitte adlı kitabı ile Şurutu'l-Eimmeti's-Sitte adlı
risâlesinde İbnu
Mâce'yi altıncı kitap olarak sahîh'ler arasında zikretmiş, onu,
el-Hâfız Abdulganî el-Makdisî (v. 600/1203) el-Kemâl fî Esmâi'r-Ricâl kitabında
tâkip etmiştir. Bu görüşü diğer etrâf ve ricâl müellifleri tâkip edince İbnu Mâce'nin
Sünen'i yedinci asırdan itibaren Kütüb-i Sitte'nin altıncı kitabı olarak
benimsenir. İbnu Salah ve Nevevî, İbnu Mâce'den fazla söz
etmezler. Bu iki müellif usül olarak beş kitabı bilirler ve İbnu Mâce'yi
altıncı kitap olarak zikretmezler. Bazıları da Altıncı Kitap olarak Muvatta'yı
görmüştür: Rezîn İbnu Muâviye, et-Tecîd'de, Ebu's-Seâdât İbnu'l-Esîr,
Câmi'ul-Usûl'de böyle yaparlar. İbnu Salah, Nevevî, İbnu Hacer, Salâhu'd-Dîn Alâî gibi bâzıları
Altıncı Kitap olmaya Muvatta layıktı demişlerdir. İçerisinde mürsel
ve mevkuf rivâyetler yer almasına rağmen zayıf ravilerinin azlığı münker ve şaz
rivâyetlerin nâdirliği sebebiyle altıncı kitap olmaya Dârimî'nin, Sünen'ini layık görenler de olmuştur.
İbnu Mace'yi, müteahhir ulemâ nezdinde
yücelten husus, onun fıkhî faydalarının çokluğudur. Bu da, öbür kitaplarda
bulunmayan, çok sayıdaki ziyâde hadîsler ihtiva etmesinden ileri gelir. İçinde
mevcut 4341 hadîsten 1339'u zevâid'dir yani öbürlerinde yer almaz. Mütekaddim
ulema nezdinde kıymetini düşürmüş olan yönü de zaafı şiddetti olan râvilerden
hadîs almış olması idi. Bu çeşit hadîslerin sayısı 99'dur. Bunların râvileri
kizble itham edilmiş, sarakatu'l-hadîs'te bulunmuş kimselerdir. Hadîsçiler,
normalde böylelerinin münferid rivâyetlerini almazlar.
Bu çeşit
şiddetli zayıfların rivâyetleri ya mevsuk bir başka senedin desteğiyle veya
râvîsinin durumunu beyan etmek suretiyle kaydedilebilir. Nitekim, Tirmizî'nin
öyle yaptığını görmüş idik. İbnu Mâce, bu esaslara riâyet etmeden çok
zayıfların rivâyetini aldığı için mütekaddim ulemânın istiskaliyle
karşılaşmıştır. Ebu'l-Haccâc el-Mizzî: "İbnu Mâce'nin Kütüb-i Hamse'den
infirâd ettiği hadîsleri zayıftır" demiştir. İbnu Hacer bu hükmü ricâle hamletmenin daha
doğru olacağını, hadîslere hamletmemek gerektiğini, söyler. Ona göre, İbnu Mace'nin
teferrüdleri arasında sahih ve hasen hadîsler de mevcuttur. Nitekim yapılan
müteakip tahliller şu tabloyu ortaya koymuştur: Kütüb-i Hamseye olan 1339
zevâid'den 428'i sahîh, 199'u hasen, 613'ü zayıf, 99'u da çok zayıftır.
Bazı
kaynaklar, İbnu
Mâce'den şu sözü nakleder: "Bu Sünen'i yazınca, Ebu Zür'a'ya
arzettim. O, eseri inceledi. Ve: "Öyle zannediyorum ki, bu kitap ulemanın
eline geçerse, geride kalan Câmi'leri veya en azından çoğunu iptal eder...
Bunun içinde isnadı zayıf olanların sayısı otuz kadardır". Suyûtî, senedindeki inkıta sebebiyle bu rivayetin sahîh
olmadığını söyler.
İbnu Mâce'nin Sünen'i hakkında bilgi
verirken, Hâzimî, Şurûtu'l-Eimmeti's-Sitte adlı
kitabında diğer beş kitabın râvilerinin tabakalara ayırırken İbnu Mâce'nin
râvilerini tabakasından bahsetmez. Keza ed-Dehlevî, ilerde kaydedeceğimiz,
hadîs müellefâtıyla ilgili derecelemede İbnu Mâce'yi zikretmez, ancak kaydedilen
evsafa göre ikinci tabakada mütâlâa edilmesi daha uygun gözükmektedir.
SÜNEN
ÜZERİNE YAPILAN ÇALIŞMALAR
İbnu Mace'yi, Muhammed Fuad Abdulbaki merhum,
tahkîk ederek neşretmiştir. Bu baskıda bablar, hadîsler numaralanmış, Kütüb-i
Sitte takımının diğer beş kitabına ziyade olan hadîsler belirtilmiş, bunların
sıhhat durumları hakkında kısa bilgi verilmiştir. Ayrıca, izaha muhtaç garîb
kelimeler ve ibâreler dipnotlar halinde açıklanmıştır. Gerek senet ve gerekse
metnin tamâmen harekelenmiş bulunduğu bu neşrin sonuna, hadislerin baş kısmını
esas alarak alfabetik bir fihrist konmuştur. Böylece aranan bir hadîs derhal
bulunabilmektedir. Muhakik ayrıca, -ikinci cildin sonundâ- İbnu Mâce ve Sünen'i hakkında
bilgi verir.
İbnu Mâce'nin Sünen'inde mevcud olan ziyâde
hadîsleri Ahmed İbnu Ebi Bekir el-Bûsîrî (v. 840/1436), Kitâbu Zevâidi İbni
Mâce adlı bir te'lifde toplamıştır. Bu ziyadeleri Sirâcuddin Ömer İbnu Ali 8
ciltte şerhetmiştir.
Suyûtî: Misbâhu'z-Zücâce âlâ Sünen-i İbni
Mâce; Mevlevî Abdulganî ed-Dehlevî: İncâu'l-Hâce; Ebu'l-Hasen Muhammed İbnu
Abdi'l-Hâdî es-Sindî de Hâşiye adlı kısa şerhlerde bulunmuşlardır. Bunlar
matbudur. İbrahim İbnu Muhammed el-Halebî (v. 841/1437), Muhammed İbnu Musa
ed-Demîrî (808/1405), Sirâcuddin Ömer İbnu Alî İbni Mulakkin (804/1401) gibi
başkaları da muhtelif şerhler yapmışlardır.
İbnu Mâce'nin Sünen'i de Türkçeye tercüme
edilmiştir.
ŞİA'DA HADÎS
TEDVÎNİ:
Usûl-i Hadîs
bahsinde temas edeceğimiz üzere, bütün İslâm fırkaları, hadîsi ikinci kaynak
görmede müttefiktirler. Hadîs mevzuunda aralarındaki ihtilâf, daha ziyâde,
hadîs kabul şartlarından ileri gelir. Netice itibariyle, Ehl-i Sünnet dışındaki
fırkaların benimsedikleri bazı hadis mecmuaları vardır. Mühimlerine kısaca
temas edeceğiz.
1- MÜSNED-İ
ZEYD: Bu eser
Zeydiye fırkasınca benimsenmiştir. Hicrî ikinci asrın başlarında te'lif
edildiği kabul edilir. Eser İmâm Zeyd'e aittir. Bu zât Zeyd İbnu Ali
Zeynelâbidin İbni'l-Hüseyn İbni Ali İbni Ebî Talib olup, ikinci göbekten Hz.
Ali'nin torunudur. Hicrî 80-122 yıllarında yaşamıştır. İlmi seviyesi yüksek bir
muhîtte yetişmiştir. Muasırlarınca da ilmî kudreti takdîr edilmiştir.
Mecmû'u'l-Fıkhî ve Mecmû'u'l-Hadsi adında iki ayrı eser te'lif etmişti. Bunları
Ebû Hâlid Amr İbnu Hâlid el-Vâsıtî birleştirerek rivâyet etmiştir. Ebu Hâlid,
muhaddislerce yalancılıkla itham edilen güvenilmez biri ise de Zeydiyye
fırkası, rivayetlerini kabul etmektedir.
Bu eseri
Ezher ulemasından bazıları inceleyerek, eserin Ehl-i Sünnet açısından sıhhatine
hükmedilebileceğine dair fetva vermiştir. Müsned'in yeni baskısının arka
sayfalarına dercedilmiş bulunan bu fetvalara imza koyanlar arasında Muhammed
Ebu Zühre de yer alır.
Eseri imla
ettirmiş bulunan Zeyd İbnu Ali'nin hicrî 122'de vefat ettiği göz önüne alınınca
eserin Muvatta'dan
otuz sene kadar önce te'lif edildiği anlaşılır ve eskilik yönüyle önemi daha da
artar, Sübûtu tahakkuk ettiği takdirde, bu kitap, sistematik te'lif ve tedvîn
işinin ikinci asrın bidâyetinde başladığına târihî bir delîl olur.
Eser, elde
mevcut matbu hâliyle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e nisbet edilen
merfû hadîslerden başka Hz. Ali'ye nisbet edilen âsar ve Zeyd İbnu Ali'nin
fıkhını aynı bâb içerisinde beraberce ihtiva eder. Eserde Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'dan 228 merfu hadîs, Hz. Ali (radıyallahu anh)'den 320
mevkûf haber, Hz. Hüseyn'den de 2 haber mevcuttur. Eser, musannaflarda olduğu
gibi önce Kitap'lara (Tahâret, Salât, Ferâiz, Zekat, Savm, Hacc, Büyû...) ve
her bir kitap da tekrar bablara ayrılır.
2-ŞİA'NIN
TEDVÎN'İ: Şiî
müelliller sünnî kitaplarda, muhtelif rivâyetlerde temas edilen Hz. Ali'nin
kılıncının kabzasında asılı sahîfe'yi kendi tedvînleri meyanında zikrederler.
Keza, Müslim'de
zikri geçen ve yine Hz. Ali'ye ait Kitab-ı Kaza-i Ali -ki Hz. Ali'nin
fetvâlarını muhtevî olmalıdır-, Nehcü'i-Belâğa'(1), Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'in azadlısı Ebu Râfi'ye ait Kitâbu's-Sünen ve'l-Ahkâm
ve'l-Kadâyâ şiî te'lîfat arasında zikredilir.
Yeri
gelmişken, bugünkü şiîler nezdinde en ziyâde itibarda olan ve onlardaki mevkii
bizde Kütüb-i Sitte'nin mevkii ile kıyas edilebilecek Kütüb-i Erba'a'yı kısaca
tanıtalım. Bunlar te'lif edildikleri zaman itibâriyle tedvîn mânâsına
girmezlerse de şiî hadîs müellefatı olarak isimlerini bilmekte fayda var.
1- a)
El-Usûl Mine'l-Kâfî: Ebu Câfer Muhammed İbnu Ya'kub İbni İshak el-Küleynî (v.
328/942) te'lif etmiştir. İtikadî hadîsleri cemeder, 2 cilttir.
b) El-Fürû
mine'l-Kâfi: Bu da Küleynî'nindir. Ahkâm'la ilgili rivayetleri cemeder, 5
cilttir.
c) Er-Ravda
mine'l-Kâfi: Kuleynî'nin ve tek cilttir. Görüldüğü üzere birinci takım üç ayrı
kitaptan müteşekkildir.
2- Men la
Yahduruhu'l-Fakîh: Ebu Ca'fer es-Sadûk Muhammed İbnu Ali İbni Babaveyh el-Kummî
(v. 381/991). Bu eser 4 cilttir. Fıkhî hadîsleri, senetleri hazfedilmiş olarak
cemeder.
3-
El-İstibsar Fî Mâ'htulife mine'l-Âsâr: Ebu Câfer Muhammed İbnu'l-Hasan et-Tûsî
(v. 460/ 1067) ahkâm hadîslerinin yer aldığı bu eser 4 cilttir.
4- Tehzîbu'l-Ahkâm
fi şerhi'l-Mukni'a: Bu da et-Tusî'nindir. Bunda da ahkâm hadîsleri mevcuttur.
Tûsî eserlerinde hadîsler arasındaki ihtilâfları da gidermeye çalışır.
Bu dört
takım incelendiği zaman gerek muhteva ve gerekse râviler ve hatta rivâvetlerin
üslûb ve kelimeleri sünnî hadîs kaynaklarına nazaran oldukça farklılıklar
arzeder. Bir çok ifâdelerinde sünnîlere karşı kin ve gayz açıkça görülür.
Büyüklere yakıştırılamıyacak ifâdeler onlara söylettirilir.
Bir kısım
şiîler bu rivâvetlerden bir çoğunun kendi kıstaslarına göre bile sahîh
sayılamayacağını itiraf etmiştir.
______________
1)
Nehcü'l-Belâğâ'yı bütün Şiiler Hz. Ali'ye nisbet etseler de, üzerinde yapılan
araştırmalar bunun, ölüm tarihi 406/1015 olan eş-Şerif er-Râzi tarafından
derlendiğini göstermiştir. İçerisinde, Hz. Ali'ye ait parçalar bulunsa bile,
Câhız'ın el-Beyan ve't-Tebyîn'inde ve başka kitaplarda da rastlanan metinler
vardır.
|